Tıklanma rekorları (!) kıran 2015 yayınımın ardından gelen yoğun baskılara dayanamayarak 2016'nın seceresini döktüğüm bu almanağı siz değerli okurlarımla paylaşmaktan mutluluk duyarım!
Cihan bu yıl hangi filmleri izledi, hangi tiyatrolara gitti, üstüne su sıçratan hangi belediye otobüsü şoförüne hangi okkalı küfürleri savurdu? Hepsi ve daha fazlası bu almanakta!
Ocak:
[Sergi] Istanbul Modern
[Kutlama] Sevdiceğimin yaş günü. :)
[Tiyatro] Kısasa Kısas [Şehir Tiyatroları)
[Sinema] The Hateful Eight
[Sinema] The Revenant (Diriliş)
Şubat:
[Festival][Sinema] IF Istanbul 2016 kapsamında Serçeler (Drestir) ve Yeniden Başla! (Demolition) adlı filmleri izledim.
[Gezi] Sapanca-Maşukiye-Kartepe
[Müze] Deniz Müzesi
[Tiyatro] Ferhangi Şeyler (Ortaoyuncular)
Mart:
[Sinema] Batman vs. Superman
[Konser] The Dears @ Salon IKSV
Nisan:
[Konser] Ane Brun @ Salon IKSV
[Festival] [Sinema] Uluslararası Istanbul Film Festivali kapsamında Florida, Apartman Hikayeleri, Hitchcock / Truffaut, Ben Belfast'ım, Aziz Jan, Bir Kadın Bir Erkek, Şehrin Şarkısı ve Brooklyn adlı filmleri izledim.
[Müze] Milli Saraylar Resim Müzesi
[Kutlama] Kısmet 1 yaşına bastı! :)
Mayıs:
[Festival] [Tiyatro] Istanbul Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledim.
[Gezi] Poyrazköy'de fotograf turu.
Haziran:
[Konser] Sigur Ros @ Zorlu Psm
[Sinema] Belgica
[Sinema] Me Before You
[Gezi] Anadolu Kavağı'nda fotograf turu.
[Kutlama] Kedim Kısmet ile bir yılı devirmemiz. :)
Temmuz:
[Sinema] The BFG
[Sinema] Remember
[Sinema] Jason Bourne
[Sinema] Our Kind Of Traitor
[Gezi] Emirgan'da piknik.
Ağustos:
[Sinema] Cafe Society
[Gezi] Kuzguncuk'ta fotograf turu.
[Kutlama] Hayatımın en güzel doğum günü kutlaması. :)
[Kutlama] Sevdicekle birinci yılımız. :)
Eylül:
[Gezi] Büyükada'da fotograf turu.
[Müze] Koç Müzesi
[Sinema] Kalandar Soğuğu
[Sinema] Magnificent Seven
[Sinema] Sully
Ekim:
[Tiyatro] Torun Istiyorum (Moda Sahnesi)
[Sinema] Tschick - Goodbye Berlin
[Gezi] Burgazada'da fotograf turu.
[Gezi] Geleneksel Ağva gezimiz. :)
[Sinema] Little Men
[Festival] [Sinema] Filmekimi 2016 kapsamında I, Daniel Blake, American Pastoral, Swiss Army Man, Frantz ve Three Generations adlı filmleri izledik.
[Festival] Istanbul Kahve Festivali
[Tiyatro] Profesyonel (Devlet Tiyatroları)
[Sinema] Miss Peregrine'in Tuhaf Çocukları
[Sinema] Inferno
[Sergi] Foto Istanbul - Dur ve Bak!
[Sinema] Jack Reacher - Never Go Back
Kasım:
[Sinema] Julieta
[Sinema] Arrival
[Tiyatro] Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu? (tiyatroadam)
[Tiyatro] Aldatma (Şehir Tiyatroları)
[Sinema] Albüm
Aralık:
[Tiyatro] Erkek Parkı (Devlet Tiyatroları)
[Konser] Emiliana Torrini @ Salon IKSV
[Sinema] Allied
[Sinema] Rogue One: A Star Wars Story
[Tiyatro] Hayal-i Temsil (Şehir Tiyatroları)
30 Aralık 2016 Cuma
29 Aralık 2016 Perşembe
Aralık Yazısıyla Biten Yıl
Aralık ayı geldiğinde daha ilk gününden yılbaşı enerjisi aşılıyor insana. Yüklenilen onca dert tasa bünyede yaşamaya devam etse de kafa sürekli yılbaşının o rengarenk ışıklı, normalin üstünde güleç havasına odaklanıyor, iyi de oluyor. Kültürümüzde yılbaşı kutlamak yok denir hep ama büyük palavradır o bana göre, kutlamaların şekli şemali değişse de illa ki vardır.
2016 için geçen senekine benzer bir almanak hazırlamadan önceki son yazı olacak bu, bir sonraki yazıyı Ocak 2017'de, daha salim kafayla ve daha mutlu şekilde yazmayı umuyorum.
Aralık ayı Kasım'dan devraldığı hızla başladı. İlk günlerinde Devlet Tiyatroları'nın sahnelediği "Erkek Parkı" adlı oyunu izledik, beğendiğimi söyleyebilirim. Orijinali Almanca da olsa ele aldığı konu oldukça evrensel olduğundan bizim toplumuzda da sıkça görülen açmazları gözler önüne sermeyi başardığını düşünüyorum.
Aynı gün Salon IKSV'nin kış sürprizi olan Emiliana Torrini konserine gittik. Sımsıcak enerjisi, duru sesi ve maharetli orkestrasıyla harika bir konser gecesi oldu. Sevilen şarkılarının çoğunun yanı sıra yeni bir şarkısını da dinleme şansı bulduk. Her sene gelse keşke.
Aralık ayının ikinci haftasında başrollerde Brad Pitt ve Marion Cotillard'ın olduğu "Allied" adlı filmi izledik.
Türk tiyatrosunun ilk "Türk ve Müslüman" kadınları Afife Jale ve Bedia Muvahhit'in hayatlarından kesitleri konu olan oyuna üç kez bilet alıp nihayet sonuncusunda izleme şansını yakaladık.
Oyunu çok beğendim, bilhassa Yiğit Sertdemir'in iki buçuk saatlik oyun süresi boyunca durmadan kılık değiştirme çabasını takdire şayan bulduğumu söyleyebilirim.
Yılbaşına şunun şurasında iki gün kaldı. 2016 yılı benim açımdan çok da parlak bir yıl olmadı. Umduğum bir çok şeyi bulamadığım, gerek ekonomik gerek de ülke gündemi sebebiyle asabımın çokça bozuk olduğu, yorucu bir yıl oldu. Geriye bakınca sevdiceğin varlığı olmasa çekilir dert değilmiş diyebilirim rahatlıkla. Umarım 2017 biraz fark yaratır da sadece benim değil, herkesin yüzü daha fazla güler, endişenin yerini huzur alır.
Şimdiden mutlu bir yıl diliyorum, sevgiler.
2016 için geçen senekine benzer bir almanak hazırlamadan önceki son yazı olacak bu, bir sonraki yazıyı Ocak 2017'de, daha salim kafayla ve daha mutlu şekilde yazmayı umuyorum.
Aralık ayı Kasım'dan devraldığı hızla başladı. İlk günlerinde Devlet Tiyatroları'nın sahnelediği "Erkek Parkı" adlı oyunu izledik, beğendiğimi söyleyebilirim. Orijinali Almanca da olsa ele aldığı konu oldukça evrensel olduğundan bizim toplumuzda da sıkça görülen açmazları gözler önüne sermeyi başardığını düşünüyorum.
Aynı gün Salon IKSV'nin kış sürprizi olan Emiliana Torrini konserine gittik. Sımsıcak enerjisi, duru sesi ve maharetli orkestrasıyla harika bir konser gecesi oldu. Sevilen şarkılarının çoğunun yanı sıra yeni bir şarkısını da dinleme şansı bulduk. Her sene gelse keşke.
Aralık ayının ikinci haftasında başrollerde Brad Pitt ve Marion Cotillard'ın olduğu "Allied" adlı filmi izledik.
fotograf: People
Ikinci Dünya Savaşı ve casusluk konulu filmlerden hoşlanıyorsanız fena bir seçim olmayacaktır, savaşın Kuzey Afrika cephesini konu alması bile başlı başına izleme sebebi bence.
Aralık ayının ikinci ve en güzel filmi hiç kuşkusuz "Rogue One: A Star Wars Story" idi.
fotograf: starwars.com
Açıkçası filme büyük önyargılarla yaklaştım, Episode VII sonrası yine kısıtlı zamanda çekilmiş, gişe amacı gütmekten senaryosunu boşlamış ve efekte boğulmuş bir film beklerken karşıma orijinal serideki bir kaç filmi rahatlıkla tokatlayabilecek bir film çıktı. Filmi bir cümleyle tarif etmem gerekseydi sanırım "isimsiz asi kahramanlar için görkemli bir saygı duruşu" derdim.
Oyunculuklar, senaryo, her şey beklentilerimin kat be kat üstündeydi. Gelecekteki her Star Wars filmi böyle özenilerek çekilir umarım.
Bu ayın ve muhtemelen 2016 yılının kendi adıma son oyunu Şehir Tiyatroları'nın sahnelediği, Yiğit Sertdemir'in yönetip oynadığı "Hayal-i Temsil" oldu.
fotograf: aa.com
Türk tiyatrosunun ilk "Türk ve Müslüman" kadınları Afife Jale ve Bedia Muvahhit'in hayatlarından kesitleri konu olan oyuna üç kez bilet alıp nihayet sonuncusunda izleme şansını yakaladık.
Oyunu çok beğendim, bilhassa Yiğit Sertdemir'in iki buçuk saatlik oyun süresi boyunca durmadan kılık değiştirme çabasını takdire şayan bulduğumu söyleyebilirim.
Yılbaşına şunun şurasında iki gün kaldı. 2016 yılı benim açımdan çok da parlak bir yıl olmadı. Umduğum bir çok şeyi bulamadığım, gerek ekonomik gerek de ülke gündemi sebebiyle asabımın çokça bozuk olduğu, yorucu bir yıl oldu. Geriye bakınca sevdiceğin varlığı olmasa çekilir dert değilmiş diyebilirim rahatlıkla. Umarım 2017 biraz fark yaratır da sadece benim değil, herkesin yüzü daha fazla güler, endişenin yerini huzur alır.
Şimdiden mutlu bir yıl diliyorum, sevgiler.
8 Aralık 2016 Perşembe
Kasım'da Ne Oldu?
Gece, saat 03:45, uyandım.
Actionsampler, nam-ı diğer Dörtgöz işbaşında. ::)
Kasım ayında geçmiş diğer aylarda olduğu gibi bir sürü şey oldu tabii ki, ancak iş onları yazmaya gelince her defasında bir engel çıkıverdi; bir diğer deyişle yazmamak için yeterince bahane bulabildim. Ta ki Aralık ayının üçte birini tamamlamak üzere olduğumu farkedene dek. Bir önceki ayın yazısını sonraki ayda yazmaktan hiç ama hiç hoşlanmasam da hiç yazılmamış olmasından iyidir diyerek Kasım ayının dökümünü yapayım dedim.
Ekim ayında iç huzurum ve keyfim mevsim normallerinin üzerinde seyrediyordu, Kasım ayında maalesef tam tersi oldu ve pek de hatırlamak istemeyeceğim bir ay olarak geride kaldı. Sevdiceğin varlığı ve birlikte yaptığımız şeyler olmasa çıldırmak işten bile değildi. Neyse, geçti.
Ayın sinematik siftahını Almodovar'ın "Julieta" adlı filmiyle yaptık. Kastingin bu kadar başarılı olduğu az film hatırlıyorum ve sırf bu yüzden bile izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum. Hikayesi, çekildiği şehirler ve manzaralar da cabası. Gözümüzün nuru Başka Sinema filmi olmasına karşın beklediğimden uzun süre vizyonda kaldı, oldukça beğenildiğini düşünüyorum.
Bu ayın ikinci filmi ise "Arrival" oldu. Öyle sanıyorum ki bilimkurgu filmleri artık 90lı yıllardakilerin aksine, görsel şölenin yanına izleyiciyi allak bulak eden senaryoları da eklemeyi görev edinmiş durumdalar. Arrival da öyle bir filmdi bence. Filmde geçmişte izlediğim birçok bilimkurgu ve bilimkurgu/gerilim tarzında filmlerden parçalar buldum, bence türün meraklılarının oldukça hoşuna gidecek bir filmdi.
Bir önceki aydan kalma tiyatro iştahım bu ay da aynen devam etti ve Kasım ayının ilk oyununu Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde izledik; oyunun adı "Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu?" idi. Bir Nazım Hikmet eseri olan oyun Tiyatroadam ekibi tarafından sahneliyor.
afiş: tiyatroadam
Yazılalı çok uzun süre olmasına rağmen güncelliğinden bir gram yitirmemiş (bu türden eserler yaratmada özellikle Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Sabahattin Ali çok başarılılar zaten) bu oyun siyasi taşlama severler için bulunmaz nimet diyebilirim. Ben bayıldım. Hatta oyunu izlerken ilginç bir şekilde rahmetli Kemal Sunal'ın "Koltuk Belası" adlı filmiyle birçok paralellikler de kurdum. (Anahtar kelimeler: koltuk, heykel, ego, deli gömleği :) )
Filmi beğenenlerin oyunu beğenmeme imkanı yok diyebilirim, bu kadar da iddialıyım bu konuda. Oyunun özellikle bir bölümünde gülmekten gözünüzden yaşlar geliyor, gidiniz görünüz.
Bu ay izlediğim bir diğer oyun da Şehir Tiyatroları tarafından sergilenen, Harold Pinter'ın yazdığı "Aldatma" oldu.
Oyunun afişini aratırken zamanında Barış Falay'ın oyun hakkında söylediklerine rastladım, üzerine ekleyecek bir şey de bulamadım açıkçası. Kendisi bu oyunda 2007-2008 sezonunda Bursa Nilüfer Sanat Tiyatrosu'nda Jerry rolünde, Neriman Uğur ve Murat Karasu ile rol almış, bunu da küçük bir anektod olarak buraya ekleyeyim. :)
"Oyun, hiçbir zaman eskimeyecekmiş gibi görünen değer yargılarını sorguluyor. Insan ilişkilerinin ve aile kavramının sorgulandığı bu metinde sorgulanış biçimi de Pinter'ın dehasını kanıtlar nitelikte çünkü seyirci oyunun başlarında sonu görüyor, ilerledikçe de bu sona nasıl gelindiğini izliyor."
Metnin sahneye uyarlanmasını beğensem de, dekorun sahneye projeksiyonla yansıtılmasını çok zekice bulsam da özellikle erkek oyuncuların performansını pek beğenmedim. Bir zorakilik, oyun sonlarına doğru ve seyirci selamlanırken garip bir gerginlik de hissettim, yanılıyor da olabilirim. Yine de metnin hatırına gidilip izlenir diye düşünüyorum.
Bu ay izlediğimiz üçüncü ve son film yine Başka Sinema'dan "Albüm" oldu. (Başka Sinema Bey diyeceksiniz)
Film kısaca, çocuğu olmayan ve uzunca süredir evlat edinmek için uğraşan, bu esnada da içinde yaşadıkları dar taşra toplumunun değer yargıları arasında sıkışıp kalmış, al birini vur ötekine dangozluğundaki memur karı-kocanın hikayesi, stereotip çekirdek Türk aile profilini bir nevi anahtar deliğinden gözleme deneyimi.
Film yer yer çok güldürdü, şaşırttı, kızdırdı ve üzdü. İşlediği konular bakımından fazlası vardı ve eksiği yoktu ancak temiz 10-15 dakikası çok gereksizdi. Yani sayın yönetmenim sanırım bir daha film yönetemeyebilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak içinde ne kadar sinematik ukte varsa alayını filme serpiştirmiş.
Fena değildi ancak ç0mar konsepti beni kasar diyenler için tavsiye edebileceğim bir film değil.
Uzunca süredir balkondaki saksı yetiştiriciliği serüvenlerimden bahsetmemiştim.
Mevsim değişimiyle birlikte domates ve fesleğen bitkilerim maalesef öldüler. Tek yıllık olduklarını zaten biliyordum ancak yine de ölmelerini görmek üzdü, epey emek vermiştim.
İçlerindeki en istikrarlı bitkim olan süs biberi maalesef yan balkondaki şerefsiz ve de arsız kedinin gazabına uğrayarak aşağı düştü ve rahmetli oldu. Soğuk havalara rağmen ısrarla ve istikrarla biber çıkarıyordu, çok yazık oldu çok. :(
Kekik soğuk havaların bitkisi olduğunu kanıtlarcasına sapasağlam büyümeye devam ediyor, budadıktan sonra çok güzel serpildi, şimdilerde biraz yavaşlasa da oldukça sağlıklı görünüyor.
Kısa süre önce maydanoz yetiştirmeye meyletmiştim, ilk denememde yanlış tohum seçimi sebebiyle hüsrana uğrasam da yeni tohumlarla ikinci denememde sonuca ulaştım. Mis kokulu ve ağızda dağılan, aromalı maydanozlar yetiştirmeyi başardım. :)
Kasım ayında fotograf çekmeyi çok özlediğimi farketmiştim, bu özlem Aralık ayında da giderek artıyor, umarım sevdicekle kendimize bir fırsat yaratıp daha önce gitmediğimiz yerlerde güzel fotograflar çekebiliriz.
Kasım ayı aşağı yukarı böyle geçti, başımdan geçen olumsuzlukları ilerde okuyup canlandırmak istemediğimden bloga yazmıyorum, sadece hepsinden tez zamanda kurtulmayı umut ediyorum.
Aralık ayının tek sevdiğim tarafı yılbaşı; enerjisi umarım bünyelere iyi gelir,
sevgiler. ;)
Kasım ayı aşağı yukarı böyle geçti, başımdan geçen olumsuzlukları ilerde okuyup canlandırmak istemediğimden bloga yazmıyorum, sadece hepsinden tez zamanda kurtulmayı umut ediyorum.
Aralık ayının tek sevdiğim tarafı yılbaşı; enerjisi umarım bünyelere iyi gelir,
sevgiler. ;)
30 Ekim 2016 Pazar
Ekim´i Yolcu Ederken
Ekim ayının hareketli geçeceği besbelliydi ancak 30 güne o kadar çok şey sığdı ki ben, biz, kısaca bu yazıda bahsedilen herkes bu duruma çok şaşırdı.
Burgazada´ya ilk gelişimdi bu, adaları büyükten küçüğe ziyaret ettiğimizden her yeni ada gezisinde öncekinden daha sakin bir ada ile karşılaşmak ilginç oluyor. Burgazada ile ilgili dikkatimi en çok çeken şey içinde oturulmayan evleri oldu. Ada ciddi ciddi hayalet bir kasabayı andırıyor. Sokaklarında insan yok, evlerinde insan yok, iki kafesinden biri kapalı, gözden düşmüş bir yer gibi adeta. Büyükada ve Heybeliada´da olduğu gibi burada da iskele boyunca içkili restoranlar bulunuyor. Eğer kalabalıktan uzakta, huzurla birşeyler yiyip-içip manzaranın tadını çıkarmak istiyorsanız diğer iki adadan da iyi bir seçenek olacaktır bence.
Yıl boyunca Istanbul´da irili ufaklı film festivallerinde filmler izliyoruz ama ben en çok Filmekimi´ni seviyorum. Belli bir sebebi de yok aslında; belki film seçkileri daha çok hitab ediyor, belki de kücük festival olsun bizim olsun kafasıdır bilmiyorum ama öğrencilik yıllarından bu yana katılmaktan çok büyük keyif alıyorum. Umarım kesintisiz bir biçimde uzun yıllar devam eder.
Izlediğimiz filmlere gelince;
Festivalin kendi adımıza açılışını "I, Daniel Blake" adlı filmle yaptık. Festivalde izlediğimiz en dokunaklı filmin bir Ken Loach eseri olması da ne kadar tesadüfi olabilirdi ki zaten?! Fazlası olup eksiği olmayan, Ingiltere´deki aklını kaçırmış sosyal güvenlik sistemini yerden yere vuran filmi sonunda üzgün de ayrılsak çok beğendik.
Film sonrası, geçen seneden içimizde kalan büyük ukte Kahve Festivali´ne de katıldık. Mottomuz "En Az 3 Kahve!".
Geçen sene Haydarpaşa Garı´nda düzenlenen ve biletleri tükenme derecesinde yüksek talep gören festival bu sene ışığı gören organizatörlerce Küçükçiftlik Park´taki konser alanına alınmıştı. Aşırı kalabalıktı ve pek de kahve keyfine uygun huzurlu ortam yoktu ancak kahve bedavaydı ve denemek daha da bedavaydı. Espresso, Cappucino, Latte ile hevesimi aldığım festivalde deli gönül bir de Mocha içmek istedi ancak lordlar kamarasından baristalar espresso bazlı olmadığından ve aslında kahve de olmadığından bu içeceği yapmıyorlardı, sağlık olsun dedim. :(
Festivalin en cömert katılımcısı dağıttığı poşet poşet promosyon malzemesiyle (magnetler, hazır paket kahveler ve bir adet kahve fincanı) Kurukahveci Mehmet Efendi oldu. Öyle ki, eminim defalarca sıraya girip o fincanlardan altılı çeyiz takımı kasanlar olmuştur, öyle bitmez bir sırası vardı.
Özetle güzel festivaldi ama aşırı kalabalıktı, seneye katılırsak erken saat diliminden bilet almak daha akıllıca olacak gibi.
9 Ekim günü Filmekimi maratonumuza hız kesmeden iki filmle devam ettik.
Günün ilk filmi benim merakla beklediğim, aynı isimli kitaptan uyarlama ve Ewan McGregor´un ilk yönetmenlik denemesi olan "American Pastoral" oldu. Senaryoda yer yer kopukluklar var gibi geldi, filmin temposunu da sonlara doğru olması gerekenden düşük buldum ancak yine de beğendiğimi söyleyebilirim. Senaryodaki boşlukların kitaptan uyarlama olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Belki de filmi gereğinden fazla kırpmışlardır.
Günün ikinci filmi büyük merakla beklediğimiz "Swiss Army Man" idi. Fragmanında gayet komik görünen filmden afallamış olarak ayrıldık. Ekşi Sözlük´ten bir yazarın da dediği gibi, "başlangıcındaki osurukla güldürürken sonundakiyle ağlatan" bir filmdi. Radcliffe ve Cena'nın müthiş oyunculukları da şapka çıkarılacak cinstendi. Vizyona girmeyecek olması bence büyük kayıp.
10 Ekim etkinliksiz gecmiş, insan gerçekten hayret ediyor. :D
11 Ekim´de Filmekimi´ndeki kaldığımız yerden devam edip, son iki filmimizi izledik.
Ilk filmimiz Francois Ozon´un yönettiği, Birinci Dünya Savaşı´na daha önce görmediğim bir açıdan bakan "Frantz" oldu. Tamamına yakını siyah beyaz olan film savaşın Alman ve Fransız taraflarını, "Biz, çocuklarının ölümüne içen babalarız." sözüyle bir güzel kafa kafaya tokuşturuyor.
Günün ikinci filmi, genç bir kızın reşit olmadan cinsiyet değiştirme yolundaki çabalarını ve çektiği sıkıntıları hem kendi hem de bütün aile fertleri üzerinden aktaran "Three Generations" oldu. Hikayenin samimiyetle işlendiğini düşünmekle birlikte Elle Fanning´in de muazzam bir oyunculuk sergilediğini düşünüyorum.
Film çıkışı hızla yağan yağmurdan kaçmak için kendimizi Borsam Taşfırın´a atmamız de günün güldüren detayıydı. (Lahmacunlar pek güzeldi mmhhh)
Bir Filmekimi böyle geçti. Bu senekinde sevdicek sağolsun ;) ne kadar dram varsa izledik sanırım; en eğlenceli filmimiz olan "Swiss Army Man" bile ciddi anlamda dramatik bir filmdi. Filmlerin hemen hepsinden memnun çıkmış olarak önümüzdeki seneki festivali dört gözle bekliyorum.
Bu ay izlediğimiz ikinci tiyatro oyunu, sanırım aynı zamanda bu ayın en güzel etkinliği de oldu; "Profesyonel".
Yıllardır kapalı gişe oynamakta olan oyunu sevdicek sayesinde nihayet izleyebildim. Hiç ama hiç abartmadan hayatımda izlediğim en iyi oyunlar listesinin ilk beş sırasına rahatlıkla yazabileceğim bir oyundu. Sahnede artık birbirlerini ezberlemiş iki usta oyuncunun adeta dans ederlercesine, karakterleri yaşayarak oynamaları, yer yer seyirciyle şakalaşmaları derken tek perdelik ve iki saate yakın süren oyun su gibi akıp gitti. Bilet bulmak kolay olsa her ay bıkmadan gidip izleyebilirim sanırım, o kadar çok beğendim.
Oyun öncesinde Tim Burton´ın yönettiği, bir kitap uyarlaması olan "Bayan Peregrine´in Tuhaf Çocukları" adlı filmi izledik. Hikayesi, renk tonları ve çekim teknikleriyle klasik Tim Burton filmiydi, çok beğendim. Eva Green bu filmde memelerini konuşturamadığindan mimiklerini konuşturmuş. Tebrik ediyorum. :)
Bu ay sinemaya doyamadım. Vizyonda izlemediğim bir Türk filmleri kaldı.
Sıkıldığım bir gün, Tom Hanks´in başrolde oynadığı "Inferno"yu izledim.
Serinin önceki filmlerini izlememiş biri olarak filmi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Hatta son yıllarda gördüğüm en düzgün Istanbul çekimleri de bu filmdeydi. Dante okumayı sevenler için hazine gibi bir film olduğunu düşünüyorum.
Başroldeki diğer oyuncu Felicity Jones´a Star Wars - Rogue One´da oynayacak olmasından dolayı önyargılıydım ancak bu filmdeki oyunculuğunu oldukça beğendim, umarım Star Wars´taki rolünün hakkını vermiştir, yoksa Daisy Ridley´i bile tefe koyan fanatikler kendisini fena haşlayacaktır.
Ayın üçüncü Pazar gününde Ortaköy´deki Eski Yetimhane´de sergilenen Foto Istanbul´u ziyaret ettik. Beşiktaş Belediyesi´nin organize ettiği festivalde Beşiktaş´a yayılmış birçok noktada farklı fotograf sanatçılarının birbirinden ilginç çalışmalarına rastlamak mümkün.
Bu gezi sayesinde fotograf çekme aşkımız da depreşmiş oldu ve yaklaşık 25 kare pozu içinde ve dışında zevkle çektik.
Bu ay izlediğim bir diğer film de Tom Cruise´un artık birbirinden ayırt edilemez hale gelmeye başlamış filmlerinin sonuncusu, Jack Reacher: Never Go Back oldu. Seriler halinde aksiyon filmleri çekmeye doyamayan Cruise´u bu filmde bariz yaşlanmış buldum. Film için fazla söze gerek yok; vasat üstü, öylesine vakit geçirmelik bir aksiyon.
Aktiviteden aktiviteye hevesle koşturduğum, keyifle vakit geçirdiğim dolu dolu bir Ekim ayı oldu. Kasım ayında daha fazla tiyatroya gitmek ve Ekim'de okuduğumdan daha çok kitap okumak istiyorum.
Sevgiler. :)
Benim bolca boş zamanımın olması ve sevdiceğin yıllık iznini adeta ceza sahasına yapılmış bir muz orta edasıyla ayın ilk günlerine denk getirmiş olması, geçecek güzel günleri müjdeliyordu. :)
Ayın ilk gününde Moda Sahnesi´nde kendi adımıza tiyatro sezonunu açmış bulunduk. Oyunumuz "Torun Istiyorum" idi, günümüzde geçmemesine, hatta kültürümüzde hiç olmayan öğeler de barındırmasına rağmen değindiği, hatta günümüze dair taşladığı konular tiyatronun evrenselliğinin ispatı gibiydi. Samimi oyunculukların yanı sıra konusuyla da kesinlikle izlemeye değer bir oyun olduğunu düşünüyorum. Oyunun Yozgat şiveli papazı içinse ne desem az. :)
Oyun öncesi pasaj içindeki sahaflardan birinde bulduğum kitaplardan da önceki yazıda bahsetmiştim. :)
Moda Sahnesi´nin üzerimizdeki güzel etkisi geçmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi yine burada, bu defa Başka Sinema sayesinde bulduk.
Orijinal adı "Tschick - Goodbye Berlin" olan "Elveda Berlin" adlı bu filme kelimenin tam anlamıyla bayıldık. Alman sinemasının hastası bendeniz ve Fatih Akın hayranı sevdicekten de daha azı beklenemezdi zaten.
Oyun öncesi pasaj içindeki sahaflardan birinde bulduğum kitaplardan da önceki yazıda bahsetmiştim. :)
Moda Sahnesi´nin üzerimizdeki güzel etkisi geçmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi yine burada, bu defa Başka Sinema sayesinde bulduk.
Orijinal adı "Tschick - Goodbye Berlin" olan "Elveda Berlin" adlı bu filme kelimenin tam anlamıyla bayıldık. Alman sinemasının hastası bendeniz ve Fatih Akın hayranı sevdicekten de daha azı beklenemezdi zaten.
Ertesi gün için herhangi bir plan yapmamışken birden Burgazada´ya gidesimiz geldi ve kendimizi son dakikada ada vapurunun içinde buluverdik. Günlerden Pazartesi olması yüzünden çokça merak ettiğim Sait Faik Müzesi´ni ziyaret edemedim ancak sakin ada sokaklarında huzurla dolanma ve fotograflar çekme imkanı bulduk.
Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Burgazada´ya ilk gelişimdi bu, adaları büyükten küçüğe ziyaret ettiğimizden her yeni ada gezisinde öncekinden daha sakin bir ada ile karşılaşmak ilginç oluyor. Burgazada ile ilgili dikkatimi en çok çeken şey içinde oturulmayan evleri oldu. Ada ciddi ciddi hayalet bir kasabayı andırıyor. Sokaklarında insan yok, evlerinde insan yok, iki kafesinden biri kapalı, gözden düşmüş bir yer gibi adeta. Büyükada ve Heybeliada´da olduğu gibi burada da iskele boyunca içkili restoranlar bulunuyor. Eğer kalabalıktan uzakta, huzurla birşeyler yiyip-içip manzaranın tadını çıkarmak istiyorsanız diğer iki adadan da iyi bir seçenek olacaktır bence.
Bir dahakinde müzeyi de ziyaret etmek üzere. :)
Ada gezisi kesmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi Ağva´da bulduk.
Ömrümün kalanında dünyada gezmediğim yer kalmayacak bile olsa buranın yeri her zaman ayrı olacak. :) Insanlar buraya denizi ve kumsalı için gelirken biz Ekim sessizliğinde huzuru ve sakinliği için geldik, ikisini de fazlasıyla aldık diyebilirim. Bu aylarda yağmurun hiç eksik olmadığı, havanın mis gibi koktuğu bir yer burası. Tatilci nüfusunun yokluğu da kafa dinlemeye olanak tanıyor.
Karadeniz kıyısında olması dolayısıyla balığın bol olduğu Ağva´da balığa doyduk. Bu konuda tavsiye edebileceğim iki restoran var, biri Kilimli Koyu´ndaki restoran, diğeri de Liman Restaurant ancak benim favorim ikincisi.
Her şeyin taptaze servis edildiği, adam kazıklamaya çalışmayan, işletmecisinden komisine hizmet eden herkesin gayet kibar olduğu bir yer burası. "Gelen hesabı hangi işletme düşük rakama yuvarlar bu devirde?" diye sorayım da mekanın nezaketi hakkında fikir vermiş olayım. Her gittiğimizde uğrayacağımız bir yer bizim için.
Her şeyin taptaze servis edildiği, adam kazıklamaya çalışmayan, işletmecisinden komisine hizmet eden herkesin gayet kibar olduğu bir yer burası. "Gelen hesabı hangi işletme düşük rakama yuvarlar bu devirde?" diye sorayım da mekanın nezaketi hakkında fikir vermiş olayım. Her gittiğimizde uğrayacağımız bir yer bizim için.
Bolca fotograf çektiğimiz, yiyip içtiğimiz, gülüp eğlendiğimiz iki süper gün geçirdik Ağva´da, hava biraz daha ılık olsa paçaları kıvırıp ayaklarımızı denize de sokacaktık ama hastalanmak haftanın diğer süper planlarına engel olacağından vazgeçtik.
Lomo Actionsampler, nam-ı diğer "Dörtgöz" :)
Hız kesmeyen kahramanlarımız tatile ertesi gün Kadıköy´de devam ediyorlar, günün kahvesini Montag´da içtikten sonra festivalsiz günlerin kurtarıcısı Başka Sinema sayesinde yine Moda Sahnesi´nde "Little Men" adlı filmi izliyorlardı.
Öğleden sonrasını doldurmak için fena bir seçenek değildi ancak filmin sonunda "eee?" diyen iç sesime de engel olamadım.
Sinema çıkışında acıkan karınlarımızı tesadüf eseri karşımıza çıkan Pişi adlı mekanda doyurduk. Ismiyle müstesna mekan pişi severler için birebir.
Ve Ekim ayının sultanı etkinliğe geliyordu sıra; Filmekimi!
Yıl boyunca Istanbul´da irili ufaklı film festivallerinde filmler izliyoruz ama ben en çok Filmekimi´ni seviyorum. Belli bir sebebi de yok aslında; belki film seçkileri daha çok hitab ediyor, belki de kücük festival olsun bizim olsun kafasıdır bilmiyorum ama öğrencilik yıllarından bu yana katılmaktan çok büyük keyif alıyorum. Umarım kesintisiz bir biçimde uzun yıllar devam eder.
Izlediğimiz filmlere gelince;
Festivalin kendi adımıza açılışını "I, Daniel Blake" adlı filmle yaptık. Festivalde izlediğimiz en dokunaklı filmin bir Ken Loach eseri olması da ne kadar tesadüfi olabilirdi ki zaten?! Fazlası olup eksiği olmayan, Ingiltere´deki aklını kaçırmış sosyal güvenlik sistemini yerden yere vuran filmi sonunda üzgün de ayrılsak çok beğendik.
Film sonrası, geçen seneden içimizde kalan büyük ukte Kahve Festivali´ne de katıldık. Mottomuz "En Az 3 Kahve!".
Geçen sene Haydarpaşa Garı´nda düzenlenen ve biletleri tükenme derecesinde yüksek talep gören festival bu sene ışığı gören organizatörlerce Küçükçiftlik Park´taki konser alanına alınmıştı. Aşırı kalabalıktı ve pek de kahve keyfine uygun huzurlu ortam yoktu ancak kahve bedavaydı ve denemek daha da bedavaydı. Espresso, Cappucino, Latte ile hevesimi aldığım festivalde deli gönül bir de Mocha içmek istedi ancak lordlar kamarasından baristalar espresso bazlı olmadığından ve aslında kahve de olmadığından bu içeceği yapmıyorlardı, sağlık olsun dedim. :(
Festivalin en cömert katılımcısı dağıttığı poşet poşet promosyon malzemesiyle (magnetler, hazır paket kahveler ve bir adet kahve fincanı) Kurukahveci Mehmet Efendi oldu. Öyle ki, eminim defalarca sıraya girip o fincanlardan altılı çeyiz takımı kasanlar olmuştur, öyle bitmez bir sırası vardı.
Özetle güzel festivaldi ama aşırı kalabalıktı, seneye katılırsak erken saat diliminden bilet almak daha akıllıca olacak gibi.
9 Ekim günü Filmekimi maratonumuza hız kesmeden iki filmle devam ettik.
Günün ilk filmi benim merakla beklediğim, aynı isimli kitaptan uyarlama ve Ewan McGregor´un ilk yönetmenlik denemesi olan "American Pastoral" oldu. Senaryoda yer yer kopukluklar var gibi geldi, filmin temposunu da sonlara doğru olması gerekenden düşük buldum ancak yine de beğendiğimi söyleyebilirim. Senaryodaki boşlukların kitaptan uyarlama olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Belki de filmi gereğinden fazla kırpmışlardır.
Günün ikinci filmi büyük merakla beklediğimiz "Swiss Army Man" idi. Fragmanında gayet komik görünen filmden afallamış olarak ayrıldık. Ekşi Sözlük´ten bir yazarın da dediği gibi, "başlangıcındaki osurukla güldürürken sonundakiyle ağlatan" bir filmdi. Radcliffe ve Cena'nın müthiş oyunculukları da şapka çıkarılacak cinstendi. Vizyona girmeyecek olması bence büyük kayıp.
10 Ekim etkinliksiz gecmiş, insan gerçekten hayret ediyor. :D
11 Ekim´de Filmekimi´ndeki kaldığımız yerden devam edip, son iki filmimizi izledik.
Ilk filmimiz Francois Ozon´un yönettiği, Birinci Dünya Savaşı´na daha önce görmediğim bir açıdan bakan "Frantz" oldu. Tamamına yakını siyah beyaz olan film savaşın Alman ve Fransız taraflarını, "Biz, çocuklarının ölümüne içen babalarız." sözüyle bir güzel kafa kafaya tokuşturuyor.
Günün ikinci filmi, genç bir kızın reşit olmadan cinsiyet değiştirme yolundaki çabalarını ve çektiği sıkıntıları hem kendi hem de bütün aile fertleri üzerinden aktaran "Three Generations" oldu. Hikayenin samimiyetle işlendiğini düşünmekle birlikte Elle Fanning´in de muazzam bir oyunculuk sergilediğini düşünüyorum.
Film çıkışı hızla yağan yağmurdan kaçmak için kendimizi Borsam Taşfırın´a atmamız de günün güldüren detayıydı. (Lahmacunlar pek güzeldi mmhhh)
Bir Filmekimi böyle geçti. Bu senekinde sevdicek sağolsun ;) ne kadar dram varsa izledik sanırım; en eğlenceli filmimiz olan "Swiss Army Man" bile ciddi anlamda dramatik bir filmdi. Filmlerin hemen hepsinden memnun çıkmış olarak önümüzdeki seneki festivali dört gözle bekliyorum.
Bu ay izlediğimiz ikinci tiyatro oyunu, sanırım aynı zamanda bu ayın en güzel etkinliği de oldu; "Profesyonel".
fotograf: Devlet Tiyatroları
Oyun öncesinde Tim Burton´ın yönettiği, bir kitap uyarlaması olan "Bayan Peregrine´in Tuhaf Çocukları" adlı filmi izledik. Hikayesi, renk tonları ve çekim teknikleriyle klasik Tim Burton filmiydi, çok beğendim. Eva Green bu filmde memelerini konuşturamadığindan mimiklerini konuşturmuş. Tebrik ediyorum. :)
Bu ay sinemaya doyamadım. Vizyonda izlemediğim bir Türk filmleri kaldı.
Sıkıldığım bir gün, Tom Hanks´in başrolde oynadığı "Inferno"yu izledim.
Serinin önceki filmlerini izlememiş biri olarak filmi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Hatta son yıllarda gördüğüm en düzgün Istanbul çekimleri de bu filmdeydi. Dante okumayı sevenler için hazine gibi bir film olduğunu düşünüyorum.
Başroldeki diğer oyuncu Felicity Jones´a Star Wars - Rogue One´da oynayacak olmasından dolayı önyargılıydım ancak bu filmdeki oyunculuğunu oldukça beğendim, umarım Star Wars´taki rolünün hakkını vermiştir, yoksa Daisy Ridley´i bile tefe koyan fanatikler kendisini fena haşlayacaktır.
Ayın üçüncü Pazar gününde Ortaköy´deki Eski Yetimhane´de sergilenen Foto Istanbul´u ziyaret ettik. Beşiktaş Belediyesi´nin organize ettiği festivalde Beşiktaş´a yayılmış birçok noktada farklı fotograf sanatçılarının birbirinden ilginç çalışmalarına rastlamak mümkün.
Bu gezi sayesinde fotograf çekme aşkımız da depreşmiş oldu ve yaklaşık 25 kare pozu içinde ve dışında zevkle çektik.
Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Bu yazının fotograf sponsorundan hoş bir kare. ;)
Hurdası para edecek tüm elektrik aksamı ve demirbaşlarının söküldüğü bu bina zamanında padişahın kilercibaşına ait bir konakmış, sonradan Yahudi cemaatince uzun uğraşlar sonucu satın alınmış, büyük bir yangın geçirdikten sonra restorasyonla bugünkü halini alıp 200´e yakın çocuğa evsahipliği yapan bir yetimhaneye dönüştürülmüş. Uzun yıllardır atıl durumda olan binada sık sık fotograf sergileri organize ediliyor.
Bu ay izlediğim bir diğer film de Tom Cruise´un artık birbirinden ayırt edilemez hale gelmeye başlamış filmlerinin sonuncusu, Jack Reacher: Never Go Back oldu. Seriler halinde aksiyon filmleri çekmeye doyamayan Cruise´u bu filmde bariz yaşlanmış buldum. Film için fazla söze gerek yok; vasat üstü, öylesine vakit geçirmelik bir aksiyon.
Aktiviteden aktiviteye hevesle koşturduğum, keyifle vakit geçirdiğim dolu dolu bir Ekim ayı oldu. Kasım ayında daha fazla tiyatroya gitmek ve Ekim'de okuduğumdan daha çok kitap okumak istiyorum.
Sevgiler. :)
21 Ekim 2016 Cuma
Bir Kitabın 30 Yıllık Ilginç Yolculuğu
Bugüne dek sahaflardan birçok kitap satın almışımdır, son aldığım sanırım en ilginç olanıydı. Alırken farkına varmadığım bir detayı sonradan farketmek de nihayet bu yazıyı yazmama vesile oldu.
Kitabımız Leo Buscaglia'dan "Love"; Türkçe'ye "Sevgi" adıyla çevrilmiş ve pek beğenilmiş bir eser.
Yıllardır aklımdaydı aslında bu kitap, bir türlü denk gelmemişti. Derken 1 Ekim 2016 akşamı, sevdicekle Moda Sahnesi'nde izleyeceğimiz oyun öncesinde pasajdaki sahaflara bakınalım dedik. Yılların alışkanlığı, bir sahafta gözüme ilk önce daima yabancı dilde, bilhassa Ingilizce kitaplar çarpar, kesinlikle almayacak da olsam böyledir bu.
Üstüste dizilmiş Ingilizce kitaplar arasında ilgimi çekecek bir şeyler ararken buldum bu kitabı, hatta Penguin Modern Classics serisinden neredeyse el değmemiş 52 yıllık bir adet "To The Lighthouse" da buldum Virginia Woolf'tan. Zaten tiyatroya gelmişiz ve keyifler yerinde, bir de bu kitapları bulunca iyice keyiflendim ben. :)
Oyunun başlamasına 5-10 dakika kadar kala salondaki yerimizi almış beklerken rahat duramayan bendeniz, oyuncağıyla evde oynamaya sabredemeyip paketi yolda açan çocuk edasıyla kitabı karıştırmaya başladım. Kitabın gövdesindeki arkalı önlü kapkalın bant alırken dikkatimi çekmiş, benden önceki sahibinin kitabına olan özeni hoşuma gitmişti. Kendimle de küçük bir bağ kurmuştum hatta o anda; ince kapaklı Ingilizce kitaplarımın kenarları çantaya koy-çıkar zamanla kıvrılır, yırtılırdı; ben de önlem olarak ön ve arka kapaklarının alt ve üst kenarlarına para bandıyla küçük birer köşe kaplaması yapardım. :)
Kitabın içinde herhangi bir isim yazmıyordu, sayfalarında da herhangi bir karalama, not ya da satır çizimi de yoktu. Derken kitabın arka tarafında bir şişkinlik hissettim.
Meğer yeni kitabım aslında bir lisenin kütüphanesine aitmiş. :)
Kitabın basım yılı 1984'tü, tahminen alındığı gibi okul kütüphanesine katılmış ve çok geçmeden de ödünç alınmaya başlanmıştı. Küçük bir google aramasıyla ait olduğu okulun ABD'nin Minnesota eyaletinin Sleepy Eye bölgesindeki bir lise olduğunu gördüm. Çok şaşırmıştım.
Kütüphane kartının üzerinde "room number" (oda numarası) diye bir kategori olması dikkatimi çekti. Buradan zamanında okulun yatılı olduğu düşüncesine kapıldım. İsimlere ve tarihlere gelince;
Kitabı ilk kez ödünç alan kişinin 5 Ekim 1984 tarihiyle Irene M. adındaki öğrenci olduğu görülüyor. Eğer isim benzerliği değilse Irene kitabı 9 Kasım 1984'te yeniden ödünç alıyor.
1 Şubat 1985'te, bu defa Cindy adındaki bir öğrenci kitabı ödünç alıyor.
8 Şubat 1985'te kitabı okuma sırası Vicky Schumacher adlı bir öğrencide.
1 Mart 1985 tarihinde, Hoor ya da Hooz adlı/soyadlı öğrenci kitabı ödünç alıyor ve öyle sanıyorum ki kitabın esrarengiz yolculuğu da böyle başlamış oluyor.
Bu kitap taa Minnesota'dan Türkiye'ye nasıl geldi kim bilir? Belki oralı bir öğrenci yaz tatilinde kitabı yanında getirip burada bir yerde kaybetti. Bunun hangi şehir olduğu bile bir muamma. Belki de burada tanıştığı ve hoşlandığı birine hediye etti. Belki de parasızlıktan bir sahafa üç kuruşa sattı. Asla bilemeyeceğim.
Sanırım bu kitabın en ilginç tarafı 30 küsur yıl boyunca sapasağlam bir şekilde el değiştirmeyi başarmış, bu sırada da kendisine ruh katan o kütüphane kartından ayrılmamayı başarmış olması.
Yakın zamanda, belki de bu yazıdan sonra kitabın asıl sahibi olan okula bir e-mail göndermeyi düşünüyorum. Ciddiye alınırsam ilginç yazışmalar olacağını düşünüyorum. Kim bilir, belki de kitaplarını geri isterler. :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















