Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2020 Cuma

Karantinalı Günlerden Merhaba

Blogun tozunu almaya geldim.


"Görmediğimiz bir bu kalmıştı" listelerinden karantinayı da çıkardık. Bir sonraki bölümde deniz ikiye ayrılıyormuş diyorlar. 

16 Mart akşamından bu yana dış dünyayla minimum temas kurarak ve market alışverişlerinin arasını uzatabildiğimiz kadar uzatarak (bugün evden çıkmayışımın 7. günü) nereden geleceği belli olmayan hain bir virüse karşı ayakta kalma mücadelesi veriyoruz. 

Kazancını dijital işlerden sağlayan bir ofis olarak evden çalışma düzenine geçmek neyse ki umduğumuzdan geç olsa da güç olmadı; yaklaşan tehlikeyi umursamadan sokaklarda fink atanların dehşet saçtığı günlerde işe gidip gelme telaşı yaşamadan evlere kapanabildik. Ne mutlu ki evden çalışma düzenini sorgulatmayacak kadar da sorunsuz ilerliyor her şey.

Yine de bu düzende işlerimin normalden çok artması, işim gereği takip etmek ve raporlamak zorunda olduğum konuların anahtar kelimesinin "ölüm" olması, evden çalışsan da gün içinde korkudan alt tarafı 10-15 dakikalığına bile dışarı çıkamamak, her market alışverişi sonrasında önce akla sonra da boğazıma yerleşen "virüs kaptım mı yoksa?" ağrısı ve en çok koyanı da, sevdicekle bir mesai sonrası apar topar vedalaşıp bugünle birlikte 25 gündür görüşememek psikolojimi her geçen gün biraz daha yıpratıyor. Bu süreçte teselli bulduklarım; ailelerimizin sağlığı yerinde ve birçok kişinin yaşadığı işten çıkarılma ya da uzun süreli ücretsiz izin kabusunu yaşamadan hayatımızı sürdürüyoruz. 

Bu #evdekal günlerinde evvel ezel çok düşkün olduğum distopya temasına da bakışım bir parça değişti çünkü kendimi de bir distopya senaryosunun içindeymiş gibi hissettim. 


Her an hastalığa yakalanma korkusu, market reyonlarının özellikle ilk vakalardan sonra adeta talan edilmesi ve en çok iç acıtanı da sevdiklerinin hastalanma ihtimali derken ben soğudum bu distopya fikrinden biraz arkadaş. Yine de konuya düşkünlüğüm beni bu süreçte bir parça da olsa soğukkanlı olmaya ve bazı şeyleri öngörüp harekete geçmeye itti, bu konuda kendimle bir parça gurur duymuyorum desem yalan olur. Bu konuda bugüne kadar izlediklerim, okuduklarım ve oynadıklarım geçmişte macera hissi yaratırken artık endişe ve her an tetikte olma hissi yaratıyor. 

Sabahtan akşamüstüne kadar çalıştıktan sonra neler yaptığımıza gelecek olursak, boş zamanımızın çoğu film, dizi ve kitap ekseninde geçiyor. 
Netflix her an cepte duran bir seçenekken Nisan itibariyle bir de Mubi'ye üye olup, arayıp da bulamayacağımız birbirinden harika filmleri izleme şansı bulduk. Özellikle sinemada ya da internette denk gelmenin imkansıza yakın olduğu, ancak film festivallerinde "Ustalara Saygı" ya da bağımsız sinema kategorisinde rastlayabileceğiniz, alanında uzman kişilerce hazırlanmış seçkilere bayıldık diyebilirim. 


Kitap konusunda kendi adıma konuşmam gerekirse, film ya da diziye kafanın kalmadığı mesai günlerinde akşamları kitap okumak çok iyi geliyor. Bu dönemde okuma tempom fena değildi açıkçası, anı, kısa öykü, novella, roman gibi farklı türlerde birbirinden güzel kitaplar okudum. Geçtiğimiz aylarda Enpara ve Kidega'nın kampanyasından sıklıkla faydalanmak bu dönemde meyvelerini veriyor, pek kitap sıkıntısı çekmiyoruz. :)

Bu yazının ardından, son dönemde okuyup çok etkilendiğim bu kitap hakkında da düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. 


Hobilerimizden biri de ukde biriktirmek mesela, çok güzel biriktiriyoruz. Hayat normale dönünce yine binlerce vapur fotografı çekmek, gitmeyi sevdiğimiz yerlerin yolunu aşındırmak, güzel bir rakı sofrası kurmak, Filibe Köftecisi'nde 1.5 köfte ve soğanlı piyaz söylemek, Petra'da okkalı birer kahve içmek (sevgilimin fotograf almasını sabırla bekleyeceğime söz veriyorum), limonlu cheesecake yemek, sözün özü; vazgeçemediğimiz ve bizim için ritüel halini alan rutinlerimize geri dönmek. En önemlisi de yine el ele ve birlikte saatler geçirmek. Özgürlüğümüzün kısıtlanmasını hiç sevmedik hiç. 

Şimdilik bu kadar, saat 18:00'i geçmiş, bir mesai haftasını daha yemişim, yazıyı yazarken azıcık da karnım acıkmış. 
Sağlıklı günler diliyorum. 



30 Aralık 2016 Cuma

Almanak 2016

Tıklanma rekorları (!) kıran 2015 yayınımın ardından gelen yoğun baskılara dayanamayarak 2016'nın seceresini döktüğüm bu almanağı siz değerli okurlarımla paylaşmaktan mutluluk duyarım!

Cihan bu yıl hangi filmleri izledi, hangi tiyatrolara gitti, üstüne su sıçratan hangi belediye otobüsü şoförüne hangi okkalı küfürleri savurdu? Hepsi ve daha fazlası bu almanakta!

Ocak:
[Sergi] Istanbul Modern
[Kutlama] Sevdiceğimin yaş günü. :)
[Tiyatro] Kısasa Kısas [Şehir Tiyatroları)
[Sinema] The Hateful Eight
[Sinema] The Revenant (Diriliş)

Şubat: 
[Festival][Sinema] IF Istanbul 2016 kapsamında Serçeler (Drestir) ve Yeniden Başla! (Demolition) adlı filmleri izledim.
[Gezi] Sapanca-Maşukiye-Kartepe
[Müze] Deniz Müzesi
[Tiyatro] Ferhangi Şeyler (Ortaoyuncular)

Mart:
[Sinema] Batman vs. Superman
[Konser] The Dears @ Salon IKSV

Nisan: 
[Konser] Ane Brun @ Salon IKSV
[Festival] [Sinema] Uluslararası Istanbul Film Festivali kapsamında Florida, Apartman Hikayeleri, Hitchcock / Truffaut, Ben Belfast'ım, Aziz Jan, Bir Kadın Bir Erkek, Şehrin Şarkısı ve Brooklyn adlı filmleri izledim.
[Müze] Milli Saraylar Resim Müzesi
[Kutlama] Kısmet 1 yaşına bastı! :)

Mayıs:
[Festival] [Tiyatro] Istanbul Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledim.
[Gezi] Poyrazköy'de fotograf turu.

Haziran:
[Konser] Sigur Ros @ Zorlu Psm
[Sinema] Belgica
[Sinema] Me Before You
[Gezi] Anadolu Kavağı'nda fotograf turu.
[Kutlama] Kedim Kısmet ile bir yılı devirmemiz. :)

Temmuz:
[Sinema] The BFG
[Sinema] Remember
[Sinema] Jason Bourne
[Sinema] Our Kind Of Traitor
[Gezi] Emirgan'da piknik.

Ağustos:
[Sinema] Cafe Society
[Gezi] Kuzguncuk'ta fotograf turu.
[Kutlama] Hayatımın en güzel doğum günü kutlaması. :)
[Kutlama] Sevdicekle birinci yılımız. :)

Eylül:
[Gezi] Büyükada'da fotograf turu.
[Müze] Koç Müzesi
[Sinema] Kalandar Soğuğu
[Sinema] Magnificent Seven
[Sinema] Sully

Ekim:
[Tiyatro] Torun Istiyorum (Moda Sahnesi)
[Sinema] Tschick - Goodbye Berlin
[Gezi] Burgazada'da fotograf turu.
[Gezi] Geleneksel Ağva gezimiz. :)
[Sinema] Little Men
[Festival] [Sinema] Filmekimi 2016 kapsamında I, Daniel Blake, American Pastoral, Swiss Army Man, Frantz ve Three Generations adlı filmleri izledik.
[Festival] Istanbul Kahve Festivali
[Tiyatro] Profesyonel (Devlet Tiyatroları)
[Sinema] Miss Peregrine'in Tuhaf Çocukları
[Sinema] Inferno
[Sergi] Foto Istanbul - Dur ve Bak!
[Sinema] Jack Reacher - Never Go Back

Kasım:
[Sinema] Julieta
[Sinema] Arrival
[Tiyatro] Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu? (tiyatroadam)
[Tiyatro] Aldatma (Şehir Tiyatroları)
[Sinema] Albüm

Aralık:
[Tiyatro] Erkek Parkı (Devlet Tiyatroları)
[Konser] Emiliana Torrini @ Salon IKSV
[Sinema] Allied
[Sinema] Rogue One: A Star Wars Story
[Tiyatro] Hayal-i Temsil (Şehir Tiyatroları)

31 Temmuz 2016 Pazar

Temmuz'u Paketlerken

Bu yazıya başladığımda tarih 26 Temmuz, saat 21:25'ti aslında. Sevdicek işten eve yeni gelmiş, o biraz dinlenip bir şeyler yiyene kadar ben de boş durmayayım diye bu yazıya başlamıştım. Hatta o anda fonda Kings of Convenience çalıyordu, 24-25 adlı şarkısı.


Bu ay blog istikrarı konusunda kendimi aştım diyebilirim. Bıkmadan, konu sıkıntısı çekmeden, hevesle yazdım. Umarım böyle devam edebilirim. Blogda yazılar biriktikçe eski alışkanlığım olan, "bir hevesle blog açma, tasarlama, yazma, sıkılma, silme" de haliyle imkansız hale geliyor. Insan yazdıklarına kıyamıyormuş. 

Bu ay 4 film izledim.
The BFG muazzamdı. Özel efektlerin şahaneliği mi, karakterlerin Cockney-Nadsat'ı andıran konuşma tarzları mı yoksa konusu mu beni en çok çekti karar veremedim. Ancak şu kesin ki bir 90lar çocuğu olarak bu tarz filmlere kayıtsız kalamıyorum. :)

Our Kind Of Traitor'ı sırf Ewan McGregor hayranlığımdan seyrettim, ne bayıldım ne pişman oldum. Ewan McGregor, Stellan Skarsgard ve Damian Lewis'in iyi oyunculukları senaryonun önüne geçmiş gibi geldi bana. Casusluk filmlerini seviyorum ama o film sonlara doğru irtifa kaybedince pek olmuyor. Yine de izlenir, çok da şey yapmamak lazım.

35. Istanbul Film Festivali'nde de gösterilen, bu ay da Başka Sinema vesilesiyle gösterime giren Remember bu ay izlediğim en iyi filmdi. Yahudi Soykırımı ve Auschwitz'e farklı bir bakış açısı getiren filmi hem müthiş oyunculukları ve senaryosundan, hem de sürükleyici bir yol filmi olmasından dolayı çok beğendim, kesinlikle tavsiye ederim.

Son olarak da Jason Bourne. Aşırı derecede hareketli bir filmdi, bir aksiyon filminde ne olmalı sorusunun cevabı gibiydi adeta. Senaryosu önceki üç filmindeki senarist bu filmde değiştiğinden dolayı çok eleştirilmiş ama yine de sürükleyiciydi. 

Önceki yazılarda da çokça bahsettiğim saksıda sebze yetiştiriciliği gayet iyi gidiyor. Hatta bu akşam oldukça güzel bir hasat aldım. :) 


Fotograf çekmeye devam. Geçen ay kullanmaya başladığımız Agfa Vista filmlerin bu ay baskılarını aldık. En sevdiğimiz film olan Fuji Superia'dan bile çok hoşumuza gitti. Bayat filmler kullanıp o nostaljik tadı alamamak küçük miktarda hayalkırıklığı olarak dönüyordu, bu filmle birlikte o da tarih olmuş oldu. Elimizdeki stoğun maşallahı var ama umarım fotografçıda çok daha fazlası vardır. :)

Şuraya bir iki tane örnek fotograf ekleyelim. 



Bir tane de sevdicekten ekleyelim. :)



Yarım kare fotograflar aldığımız canımız makinamız Olympus Pen EED'nin içini açtım bu ay. Temizlik yapıp sağ salim kapattım ancak içindeki siyah-beyaz filmi riske etmemek için çıkardım.
Bu defa siyah-beyaz yerine yeni bir şey deneyeceğiz; renkli dia negatif film!
Dia filmler aslında slayt makinaları için ancak standart 35mm film banyosuna sokularak baskı elde edilebiliyor. Edirne'nin ötesinde buna "cross-processing" diyorlar, bizde de genel olarak "çarpraz banyo" deniyor. Çarpraz banyo sonucu sapıtan kimyasallar filmde birtakım tepkimelere neden oluyorlar, bu da bize çok acayip renkler olarak geri dönüyor. Tam bizlik kısacası. :)
Bu amaçla bir tane Fujifilm Sensia 200 satın aldım, hem de 2008/08 bayatı. Bakalım nasıl çıkacaklar, şimdiden meraktayız.

(Soldan sağa) Olympus, Volkswagen, Sensia, Defter, Kalem

Efendim, sevdicekle denk geldikçe es geçemediğimiz oyuncakçı dükkanı (hep benim yüzümden :D) ziyaretlerimizden birinde, mucizevi bir biçimde, tam da kendisinden bahsederken, yukarıdaki fotografta gördüğünüz Volkswagen minibüse rastladık. Bu modeli bulabilmek için nasıl uğraştığımızı bir biz, bir de Allah biliyor, o derece nadir ve nedense es geçilmiş bir model. Benim için anlamı ise bir başka. 1985'in bir Ağustos gününde, aynı bu model bir minibüs tarafından doğuma yetiştirilmişim. :)

Okuma tempomdan çok çok memnun olmasam da bu ay başladığım bir değil tam iki! kitabı bitirdim. "Fahrenheit 451"i uzunca zamandır Ingilizce okumak üzere bekletiyordum ancak Türkçe baskısına bir sahafta yok paraya rastlayınca inadım kırıldı. Distopya olsun çamurdan olsun diyen ben için bulunmaz nimetti bu kitap, bayıla bayıla okudum.
İkinci kitap da sevdiceğimin hediye ettiği, pek sevdiği yazar Barış Bıçakçı'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"di. İki günde okudum bu güzel kitabı. Yazarın dili sizin iç sesiniz oluveriyor bir anda ve elinizden bırakamıyorsunuz.

Temmuz'un son günleri bademcik iltihabına kurban gitti. Öyle garip bir illet ki bu, ateşiniz çıkıyor, beliniz ve eklemleriniz ağrıyor, iştahınız kapanıyor, yutkunamıyorsunuz, başınız dönüyor ve sürekli sanki birisi saç diplerinizi acıtırcasına çimdikliyormuş gibi hissediyorsunuz. 2-3 gün boyunca ciddi anlamda azap çektim. Ateşimi düşürmeyi başardım ancak boğaz ağrısı halen devam ediyor ve birkaç gün daha da edecek gibi.

Temmuz'da ülkenin başına gelenler hakkında ne desem gg, hiç sırası değil.

Yılın en sevdiğim ayı Ağustos, umarım mutlu ve huzurlu geçer.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Haziran'dan Haberler

İnişli çıkışlı günleri ve aşırı sıcak havalarıyla Haziran ayı geride kalırken yazı yazacak motivasyonu ancak bulabildim. Haftada bir yazı istikrarı yakalamak istiyorum, bunun için gerekli malzeme de toplanıyor hafta içinde ancak iş oturup yazmaya gelince ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler misali başka meşgaleler buluveriyorum kendime.

Kısa kısa Haziran.

Sigur Ros konserine gittik sevdiceğimle. Yılların uktesiydi doldu diyebilirim. Beklediğimden sert bir performans sergilediler. Sigur Ros'u Agaetis Byrjun albümüyle tanıyıp sevmiş bir dinleyici olarak Post-Rock'ın hakkını veren yeni şarkılarını çok beğensem de yadırgamadım değil. Zorlu Psm'de gerçekleşen konserin akustiği ve sahneye yansıtılan görselleri mükemmeldi ancak en sevdiğim ve hayran olduğum kısım reji oldu. Salondaki iki ayrı ekrana grup üyelerinin canlı görüntüleri inanılmaz efektlerle verilirken kendimi grubun klip çekiminde gibi hissettim. Hiç böyle bir çekim stili görmemiştim, gerçekten çok beğendim.

Konser çıkışında dev ekranda EURO 2016'nın ilk grup maçlarından İngiltere-Rusya maçına denk geldik. Devasa ekrandan ve amfitiyatroyu andıran merdivenlerden maç seyretmek çok eğlenceliymiş. Keşke Rusya son dakikalarda beraberlik golünü atmasaydı da sevincimiz devam etseydi. :( Sürekli maç yayını var mı bilmiyorum ama işiniz yoksa ve oralardaysanız yanınızda içeceğiniz ve atıştırmalıklarınızla eğlenceli 2 saat geçirebilirsiniz, benden söylemesi.



Şu günlerde devam etmekte olan EURO 2016'dan konu açılmışken, ben hayatımda böyle sıkıcı turnuva izlemedim. Eşek Platini sayesindeki yeni statüsü gereği en iyi grup üçüncüleri diye bir saçmalık var ve istisnasız her takım maçlardan 1 puan kurtarmak için anti-futboldan nadide örnekler sunarak top oynuyor. 80 dakika ölümüne savunma yapan takımların son 10 dakikada saman alevi gibi ataklarına muhtaç maç seyrediyoruz.
En iyi üçüncülerden bir üst turda ne olur diye sorarsanız, hiç bir şey olmaz. Slovakya, Kuzey Irlanda ve Arnavutluk gibi takımları kupa yarışına yeniden dahil etmek maç sayısını arttırmaktan öteye gitmeyecek bir işgüzarlık.

Kendi milli takımımızdan bahsetmek gerekirse, hocasının ayrı, oyuncularının ayrı döküldüğü, prim prim diye ağlaşan milyoner futbolcuların grup maçlarından ikisini sabote edip, üçüncüsü öncesinde prim konusu medyada patlak verince toplumda oluşan infialden tırsıp son maçı çok afedersiniz g.t zoruyla kazandığı bir takım. Futbola siyaset iliklerine kadar işlemiş durumda; maç sonunda spikerinden teknik direktörüne ve futbolcusuna kadar herkesin ajitasyon ve demogojisine maruz kalıyoruz. Neyse, daha fazlası ekşi sözlükte var zaten, blog yazısını bu konuyla dev yazı duvarına çevirmek istemiyorum. Umarım kupayı Galler ya da İzlanda kazanır, çok zor ama imkansız değil.

Bu ay başında, sevdicekle bir süredir aklımızda olan bir fotograf makinasına sahip olduk. Filmli Canon makinalarımızı aldığımızdan beridir sürekli renkli filmler kullanıyoruz. Gel zaman git zaman, ara sıra canımız siyah-beyaz fotograflar da çekmek istedi ancak güzel havaları siyah-beyaz filmle cezalandırmak da istemedik. Bunun için sonbaharı beklerken aklımıza ortak bir makina alıp bunda sürekli siyah-beyaz fotograflar çekme fikri oluştu. Uzunca süre, ucuz yollu ancak kaliteli fotograflar verecek bir makina bakınırken karşıma bu minik canavar çıktı. :)

Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Kendisi Olympus Pen EED Half Frame. 1967-1972 arasında üretilmiş, standart 10cm x 15cm fotografların yarı boyutunda fotograf çeken, "yarım kare" familyasından bir makina. Bu özelliğiyle çözünürlükten tasarruf ederek içine taktığınız filmin kapasitesini iki kat fazla kullanabiliyor. Bizdeki kaç yaşındadır bilmiyoruz ancak 46 yaşından genç olmadığı kesin. :) Otomatik modu hariç muntazaman çalışan bu ihtiyar delikanlı ile deneme amaçlı bir dolu fotograf çektik ve sonuçlardan da bir hayli memnun kaldık diyebiliriz. Üzerindeki 32mm'lik ve 1.7 diyafram açıklığına sahip, 0,8 - 5 metre ve sonsuz arası netleme yapabilen lensi de kullanım rahatlığı olarak çok üst düzeyde.

Yarım kare fotograf çeken makinalar bence bizim gibi, birlikte bir şeyler yapmayı çok seven insanlar için ideal. Örneğin, aynı görüntüyü iki insanın farklı bakış açılarıyla arka arkaya çekmeleri, bir önceki karede objenin geneli görülürken sonrakinde detaylarının vurgulanması bu tür makinalara ruh veren özelliklerden.
Bunun yanı sıra ard arda, birbirine komşu fotograflarla bir hikaye anlatmaya çalışanlar için de biçilmiş kaftan. Fotografları birbirinden ayıran o siyah düz çizgi, hikayelerin anlatıcısı rolünde gibi geliyor bana. Hayatın zıtlıklarını da benzerliklerini de birbirlerine müdahale etmeden yan yana getirebildiğiniz, bunu da öyle 24 ya da 36 karede değil, 48 ya da 72 karede sindire sindire gerçekleştirebilen bir araç, daha ne olsun?





Makinalardan konu açılmışken, filmlere değinmemek de olmazdı sanırım. :)
Azalan film stoklarımız ve film tedarikçimizin anlaşılmaz tutumu sonrası girdiğimiz arayışlardan fiyat/performans oranı yüksek, farklı markalarda filmlerle çıktık ve
Tudorcolor, Kodak ve Agfa marka bayat filmlerle envanterlerimizi uzunca süreliğine sağlama aldık. Uzun süredir Fuji marka filmlerle fotograf çektikten sonra bu seçim özgürlüğü umarım ekstra yaratıcılığı da beraberinde getirir.

Gelelim sinemaya. X-Men'in son filmini vizyondayken izleme fırsatını kaçırdım. Çizgi roman uyarlamalarını vizyondayken her kaçırdığımda çok üzülüyorum. Neyse.
Bu ay içinde, Istanbul Film Festivali'nde izlemek isteyip de zaman çizelgemize uymayan "Belgica"yı Başka Sinema sayesinde izleme fırsatı bulduk ve bayıldık. Hayatımda izlediğim ilk Danca filmdi ayrıca.
Bunun yanı sıra, geçtiğimiz hafta sonu "Me Before You" adlı filmi de izledik. Başrollerde Emilia Clarke, Emilia Clarke'ın kaşları ve Emilia Clarke'ın çılgın elbiselerinin olduğu film yüzünden Game of Thrones izleme şevkim tamamen kırılmış da olsa filmi beğendiğimi söyleyebilirim.

Bu ayın en önemli olayına gelecek olursak, kedim Kısmet ile birlikte 1 yılı devirdik dün. Geçen sene 21 Haziran'da başlayan maceramız tam bir yılı doldurdu. Düşününce sanki geçen haftaymış gibi geliyor ancak sonra Kısmet'in ulaştığı hacmi anımsıyor ve kendime geliyorum. Bir yıllık süre zarfında kedi yavrusundan ev kaplanına dönüşen Kısmet, günlerini istikrarlı bir biçimde evin muhtelif yerlerinde uyuyarak, mutfağa girenin peşine takılıp kendini acındırarak ve camdan sokağı gözetleyip pencere kenarına konan güvercinleri trolleyerek geçiriyor. Çok yaşa Kısmet.


Ay sonuna doğru yeni bir yazı umuduyla.

18 Nisan 2016 Pazartesi

Film Festivali Haftası ve Karışık Kumpir Tadında Olup Bitenler

Son yazıyı yazmamın üstünden nasıl olur da 10 gün geçer anlamadım gitti. Anlaşılan bir hayli hareketli bir hafta olmuş.



Uzun zaman sonra tekrar Istanbul Film Festivali'nde değişik değişik filmler izlemek çok hoştu. 30'a yakın filmi beğenip, sonra bunları zaman çakışmaları ve imkansızlıkları yüzünden 10'a indirip, en sonunda 8'ine gitmek yazıyı yazmakta olduğum şu an itibariyle kendime gülmeme sebep olsa da yine de kendi açımdan tatminkar bir festival oldu diyebilirim.

Bu seneki festivalde dikkatimi en çok çeken şey, salonların çoğunlukla boş kalmasıydı. Bunda geçtiğimiz aylarda yaşanan bombalı saldırıların büyük payı olduğuna inanıyorum, lakin geçtiğimiz yıllarda hafta içi erken saatlerdeki filmlere bilet bulmak dahi zordu; bu sene filmden 10 dakika önce salon önü gişeden bilet satıldığına çokça şahit oldum. İnsanların zevklerinden/tutkularından can korkusu yüzünden vazgeçmek zorunda kaldıklarını görmek çok üzücü.

Bu seneki festivalde;

Otto Preminger'den "Aziz Jan"'ı seyretme fırsatı yakaladım ki bu film benim sinemada izlediğim ilk siyah beyaz film oldu aynı zamanda. Hem İtalyan Kültür Merkezi'nin salonunu da görme şansı yakalamış oldum. (Çok güzelmiş)

Üç Fransızca film seyrettim.
Biri "Florida"'ydı. Antidepresan kuşağındaki (!) film hüzünlü hikayesiyle zaman zaman iç burksa da başroldeki Mösyö Rochefort'un performansı muazzamdı. Yaşlı oyuncuların başrolde olup sürüklediği filmlere bayılıyorum.
Diğeri "Bir Kadın Bir Erkek"'ti. Son derece eğlenceli diyaloglara sahip bir filmdi. Yılların İskoçyalı'sı Christopher Lambert'i kadayıf görmek üzse de abimizin bakışları sertliğinden bir şey kaybetmemiş. Film sonlara doğru çok fena bir biçimde "Issız Adam"'a dönüştü, sevdicekle dalgasını yaparken çokça eğlendik.
Üçüncü film Türkçe'ye "Apartman Hikayeleri" olarak çevrilen, ancak orijinal adı "Asphalt" olan (ne alakası var??) bir filmdi. Festivalde izlediklerim arasında en eğlencelisi buydu, oldukça absürd olaylara gebe olan, iletişim krizleri bol bir filmdi.

Bilet aldığım her Istanbul Film Festivali'nde illa ki Irlanda veya Ingiltere'de geçen, ya da bu iki ülkenin yakın tarihine ışık tutan bir film izlemişim. Bu alanda yakaladığım istikrarı bu seferkinde de bozmadım.
"Brooklyn" 1940lar'ın Cobh (Irlanda) ve Brooklyn (Amerika) şehirlerinde geçen, çok tatlı bir dönem filmiydi bana göre. Başrolündeki Saoirse Ronan bende ciddi anlamda atanmayı bekleyen Kate Winslet izlenimi yarattı, umarım yolu açık olur.
Ingiltere'de geçen "Şehrin Şarkısı" ise beklemediğim ölçüde etkilendiğim, 2011'in Ingiltere Ayaklanmaları'nı baz alan bir filmdi. Festivalde izlediğim, konusu en ağır film buydu. Tavsiye ederim.

Belgesel kuşağından iki film seyrettim. Bunlardan ilki "Hitchcock / Truffaut" idi. Bu film/belgesel sayesinde Alfred Hitchcock'un önceden bilmediğim yönlerini keşfettim ve usta yönetmene ciddi anlamda hayranlık duydum diyebilirim. Filmlerinde dikkat etmediğim ya da benzer bakış açısıyla değerlendirmediğim birçok detayı da keşfetmiş olarak filmden keyiften dört köşe ayrıldım.
Belgesel kuşağında izlediğim ikinci film/belgesel "Ben Belfast'ım" oldu. Bu yapımda da Kuzey Irlanda'nın Belfast özelinde 70ler'de yaşadığı kanlı bağımsızlık mücadelesi ve şehrin zaman içinde geçirdiği sosyal, kültürel ve ekonomik değişimler ilginç bir şekilde ifade edilmişti. Düz bir belgeselin ötesine geçmesi çok hoşuma gitti.

Sevdiceğin yıllık iznine denk getirdiği film festivalini işte böyle, bir haftada bitirmiş olduk. Festival bahanesiyle bol bol gezip fotograf çektik, yedik, içtik hoş geçtik. Havaların güzel olması da açık havanın tadını çıkarmamızı sağladı. Araya bir de arboretum sıkıştırabilsek harika olacaktı, onu da daha güneşli bir aya bıraktık.

Bu hafta güzel bir okuma hızı yakaladım. Kuruluşunun 76. yıldönümünün anıldığı geçtiğimiz günlerde tesadüfen Can Dündar'dan "Köy Enstitüleri"'ni bir akşamda bitirdim, şimdiyse Cihangir'in dününü ve bugününü anlatan "Azıcık Cihangir" adlı bir kitabı okuyorum, bu da kısa sürede bitecek gibi; yazarın semtin geçmişinin bir parçası olmuş insanların anılarına birinci ağızdan bolca yer vermesi çok hoşuma gitti.

Bir kaç ay önce blogda yayınladığım okuma listesine tamamen uyabileceğimi sanmıyorum; sahaf ya da kitapçılarda bakınırken birkaç ilgi çekici kitap buldum ve onlara başladım,  sonra listedeki birkaç kitabın yazarına uyuz olduğum için o kitapları çıkardım falan. Blogun içişleri karışık anlayacağınız.

Canım bol bokehli fotograflar çekmek istiyor, bu sebepten dolayı bir iki gündür 135mm'lik lenslere kafayı takmış durumdayım. Sevdicekle birer filmimiz banyo ettirilmeyi bekliyor, hafta içinde yolum Sirkeci'ye düşerse o bahaneyle Hayyam Çarşısı'nı bir kurcalayasım var. :)

Böyleyken böyle, bu gecenin programı: İstiklal Marşı ve kapanış.

9 Şubat 2016 Salı

Analog Fotografçılık Macerasında Film Denemeleri

Analog fotografçılık çok fena sardı, çok.


Önceden Lomo ile balık gözü efektli fotograflar çekip gayet tasasız ve mutlu olurken şimdi Canon AV-1 yüzünden kafayı film stoklamakla, ebay'den değişik lensler aramakla, Sirkeci'den B modu pozlamasında kullanmalık deklanşör kablosu aramakla bozmuş durumdayım. Yanlış anlaşılmasın, çok da hoşuma gidiyor bu uğraş. Sevdicekle birlikte makinalarda 3'er 4'er makara filmi Eminönü, Sirkeci, Beyazıt, Galata, Karaköy, Beyoğlu gibi sıkça uğradığımız yerlerde ve Büyükada gibi bir anda karar verilen bir yerde bir çırpıda bitiriverdik. Ortaya çıkan fotograflara ise bayıldık! Şu sıralar instagram hesaplarımızda sadece bu fotograflara yer veriyoruz desek yeridir.

Makinaların ve lenslerin temizlğinden elimize geçen fotograflarla emin olduktan sonra iş kullandığımız filmler arasından bundan sonra kullanacağımız filmi seçmeye geldi. Çok fotograf çektiğimizden ve film kalitelerinden bihaber olduğumuzdan, bütçemizi sarsmaması açısından kendimize başlangıçta film başına 10 Lira'lık bir üst limit koyduk.

Nacizane film incelemelerime geçmeden önce bayat film hakkında birkaç satır yazmak istedim.
İkimizde de bayat film kullanma konusunda büyük bir heves var. Ancak bayat filmler konusunda şöyle bir yanılgı mevcut; her tarihi geçen filmin bayat olduğu. Kağıt üzerinde doğru ama fotografa yansıma konusunda değil maalesef. Filmler artık depolarda, ofislerde ya da evlerde optimum koşullarda, en kötü ihtimalle oda sıcaklığında ve kutularında saklanıyor olmalarından olsa gerek, son kullanma tarihleri üzerinden yıllar da geçse pek mutasyona uğramıyorlarmış, bunu gördük.

Bayat film ararken karşımıza çıkan ilk marka Tudor oldu. Tudorcolor XLX200 firmanın Istanbul piyasasında bulunan 36 pozluk ve 200 ASA'lık tek ürünü.


Sirkeci civarında 6-7 Lira'ya bulunabilen bu bayat filmlerin üzerindeki son kullanım tarihleri 2014 Eylül olarak görünüyor. Elimize geçen baskılar sonucu dikkatimizi ilk çeken keskin hatlar, düşük gren (grain) ve canlı renkler oldu. Filmlerde ya da baskılarda bayatlama kaynaklı herhangi bir hata, renk patlaması, solma vs. göremedik.



Tudor ile kıyaslamak için taze ve uygun fiyatlı film ararken karşımıza iki farklı markanın filmi çıktı. 

Bunlardan ilki Fujifilm'in Fujicolor C200 adlı 36 pozluk ve 200 ASA'lık ürünü.


Film Fujifilm'in resmi sitesinde nedense daha üst bir seri olan Superia serisi fotografıyla tanıtılıyor ancak kesinlikle aynı filmler olmadığını söyleyebilirim. Superia serisi ciddi anlamda kalite farkına sahip.
Bu ürüne dönecek olursak, kendisi Sirkeci civarında 7,5 - 10 Lira arası fiyatlara rahatlıkla bulunabilen, son kullanım tarihi 2017 Ağustos olan bir film. Resmi sitesinde "100 ASA'lık filmler kadar keskin görüntüler" gibi bir ibare mevcut, kesinlikle katılıyorum. Makinamda bu filmden 2 ya da 3 makara bitirdim ve kendisi hakkında yapabileceğim en doğru yorum, dijitale yakın keskinlikte fotograflar verdiğidir. Tudor'daki gibi keskin hatlar, düşük gren ve canlı renkler veren bir film. Fotografçılıkla ilgili birkaç yabancı forumda bu filmin yukarda kısaca bahsettiğim Tudorcolor XLX 200 ile aynı film olduğu, Tudor markasıyla ayrıca satıldığı şeklinde yorumlara denk geldim. Bence doğruluk payı bir hayli yüksek, lakin iki ayrı filmden çıkan fotografları birbirlerinden ayırt etmek oldukça güç.



Ucuz ve kaliteli film arayanlar için bence ideal seçim olacaktır.

Taze filmlerimizin ikincisi Kodak'ın ürettiği Colorplus. Yine 36 pozluk ve 200 ASA'lık bir film.
Sirkeci piyasasından 8,5-10 Lira arasına, tazesi 2016, bayatı 2015 son kullanım tarihli olarak bulunabilen bu filmden çıkan baskılarda gözümüze çarpan en belirgin detay fotograflardaki, bilhassa beyaz tonlarındaki hafif sarartıydı. Kontrast yüksekliği konusunda Tudor ya da Fuji kadar olmadığını söyleyebilirim, en azından kendi makinalarımızdan çıkan sonuçlara bakarak. 



Fotograflarında daha sıcak tonları sevenler için uygun bir film olabilir, ben tercih edeceğimi pek sanmıyorum. Ambalajına ve filmin sarı rengine bayılan sevdicek içinse minik bir sürpriz yapıp bu anahtarlığı hazırladım. :)


Dördüncü ve son filmimiz, aynı zamanda en çok hoşumuza giden film oldu. Kullandığımız Fujifilm Superia 200, 2012 Mayıs son kullanma tarihli bayat bir film ancak bayat film etkilerini hiç de taşımamakla birlikte bize üzerindeki Superia ibaresinin hakkını veren fotograflar verdi diyebilirim.


Diğerlerinin aksine 24 pozluk olan film banyo başına maliyette bize biraz dezavantaj yaratsa da bunu fotograf kalitesiyle unutturdu diyebiliriz. Yüksek kontrast, ortalama üzeri gren, canlı renkler, kendini belli eden gölgeler ve düşük ışık performansıyla en çok beğendiğimiz film oldu. Fiyat olarak tazeleri 17 Lira, bayatları 10 Lira'dan satılmakta olan bu filmlerin bayat olanlarını yukarıdaki diğer üç film kadar kolay bulmak pek mümkün değil. 



Bir sonraki film incelemesi yazımı imkanım olursa 400 ASA'lık filmleri deneyip yazmak istiyorum. Şimdiye kadar yalnızca Lomography'nin 400 ASA'lık renkli filmini yeterince denedim, ilerde yanına birkaç arkadaş daha eklemek lazım. :)