Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2017 Pazar

Mart Özeti

Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse sıkıntılı bir ay geride kaldı. Gariptir, Mart ayları genelde böyle geçiyor, ardından gelen Nisan ve Mayıs ayları ise nazire yaparlarcasına olumlu havada geçip Mart'ı unutturuyorlar. Umarım yine öyle olur.

Mart'ta neler yaptığıma gelecek olursam;

Ayın ilk gününde Başka Sinema sağ olsun "Coffee and Cigarettes" adlı filmi izledim, daha önce izlememiş olmama hayıflandım. Absürd diyaloglar, kafadan çatlak karakterler, bolca sigara dumanı ve kötü kahvenin eşsiz birleşimi diyebileceğim oldukça eğlenceli bir filmdi. 


Mart ayına iki adet oyun sıkıştırdım. Bunlardan ilki, Bakırköy Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelenen "Lena, Leyla ve Ötekiler" adlı oyun oldu. 


Doğup büyüdüğü topraklarda Lena iken yabancı gelin olup Türkiye'ye yerleşen ve çoluk çocuğa karışan Leyla'nın ruhundaki açmazları hem kendisinden hem de duvara yansıyan Lena'dan dinlediğimiz oyun toplumun garip ahlak anlayışını yerden yere vuruyor. 

Bu ay izlediğim ikinci oyun ise Dostoyevski'nin aynı adlı eserinden uyarlanan "Yeraltından Notlar"ı oldu. 

fotograf: devtiyatro.gov.tr

Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunda Murat Çidamlı'nın performansına hayran kaldığımı söyleyebilirim. 

Bu ay çok uzun zamandır yapmadığım-ız bir şey yaptık ve klasik müzik konserine gittik.
İş Sanat sponsorluğunda keman virtüözü David Garrett İstanbul Opera Orkestrası eşliğinde kulakların pasını silen bir konser verdi efendim. "Smooth Criminal"ın es geçilmediği konserde David Garrett solo performansını sanki biraz kısa kesti. 


Bir sonraki etkinliğe geçmeden önce sinirlerimi zıplatan bi saçmalıktan bahsedeceğim. 
Konserlerde, tiyatrolarda, sinemalarda ortalık telefonuyla korsan kayıt yapan veya orada silah zoruyla tutuluyormuşçasına telefonuyla oynayan insanlarla dolu. Yanındakinin ya da arkasındakilerin keyfini hiçe sayarcasına koskocaman ve parlak ekranlı telefonuyla kafa hizasından ısrarla çekim yapan, ya da bulunduğu ortamı hiç umursamadan yazışan insanlardan gına geldi artık. Uyarıyorsun tamam diyor, yirmi dakika sonra bir de bakmışsın ki telefon yine elde yine elde. İşin kötü tarafıysa böyle davranan insanları yalnızca salondaki diğer insanlar uyarıyor, veya çekindiğinden uyaramıyor. Sırf bu yüzden sinemaya gitmekten soğudum son zamanlarda. 

Bu ay izlediğim ikinci film yine Başka Sinema'dan "Its Only The End of The World" (Alt Tarafı Dünyanın Sonu) oldu. 

fotograf: impawards.com

Filmden beklentim bir hayli yüksekti ancak pek aradığımı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Son bir yılda bu filme benzeyen, "bir şeyi açık açık anlatmadan yorumu izleyiciye bırakan" tarzda birçok film izledim; hiç bana göre değil. Ucu açık bırakılan filmleri sevmiyor değilim ancak filmin kıçı da açıkta kalınca izleyicinin kafası karışıyor. 

Ayın üçüncü filmi, en sevdiğim Marvel karakteri olan Wolverine'i konu alan "Logan" oldu. 

fotograf: traileraddict.com

Eğer bir süper kahraman filminde ağlanacaksa o film bu filmdir bence. Filmin Marvel tarafından çekilmemiş olması dram dozunu ekstra arttırmış olabilir ancak yine de Marvel dışı bir stüdyonun çizgi romanların ara sokakları denebilecek alternatif evrenlere girmesi bence takdire şayan. Oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Öyle sanıyorum ki Wolverine ilerde Hugh Jackman olmadan da yoluna devam edecek, umarım bir defa da olsa çizgi romandaki kostümüne sadık kalınmış bir Wolverine izleriz. 

Mart ayının son etkinliği Süreyya Operası'nda izlediğimiz, Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen Bach eseri "Kahve Kantatı" oldu.

fotograf: timeout

İki perdelik kantatın ilk perdesinde şahane bir Bach dinletisi yer alırken ikinci perdede gerçek kahve kokusu ve ikramı eşliğinde bolca tebessüm ettiren bir performans yer alıyor. Yeraltından Notlar ile birlikte bu ayın en çok keyif aldığım etkinliği oldu diyebilirim. En çok sevdiğim klasik müzik bestecisinin bu eserini böyle izleyebilmiş olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. 

Mart ayının nefes aldırıcı etkinlikleri bunlar oldu, geri kalanı yazının başında da değindiğim üzere bolca sıkıntılı geçti. 

Umarım güzel günler yakındır, sevgiler.

2 Mart 2017 Perşembe

Şubat Vukuatları

Aylık olan-biten yazılarını bir sonraki ayın ilk günlerine sarkıtmak blog dahilinde moda haline gelmeye başladı, hiç hayra alamet değil hiç.

Şubat ayı = Oscar hazırlığı desem sanırım abartmamış olurum. Başka Sinema sağ olsun, Manchester By The Sea, The Salesman ve Moonlight adlı filmleri izleme fırsatı buldum. Önceden de La La Land'i izlemiştim, kısacası bu yılın ödüllerine damga vuran tüm filmleri izlemeyi başardım, gururluyum. 

Filmlerden kısa kısa bahsedecek olursam;

Manchester By The Sea içlerinde en çok beğendiğim film oldu. Filmin bazı bölümlerinde süreyi fazla uzatmamak adına kırpılma yapılmış gibi hissettiysem de hikayeyi çok beğendim; Casey Affleck'in de hayat verdiği karakterle kazandığı ödülü fazlasıyla hakettiğine inanıyorum. Oscar'sız Affleck kalmasın!

fotograf: awardsdaily.com

En Iyi Yabancı Film dalında Oscar'ı kapan The Salesman'i sanırım Iran sinemasına yabancı olduğumdan dolayı ilginç buldum. Filmdeki Iran sahnelerinden kötü anlamda etkilenmekle birlikte tam bir doğu usulü intikam hikayesi olduğunu düşünüyorum. Ikinci Oscar ödülünü alan, filmin senaristi ve yönetmeni Asghar Ferhadi'yi göçmenlik yasası yüzünden hem ödül törenini boykot etmesi hem de törende okunması için gönderdiği kısa açıklamasından ötürü takdir ettim;

"Bu akşam burada sizlerle olmadığım için üzgünüm. Bugün burada olmamamın sebebi ülkemdeki insanlara ve insanlık dışı göçmenlik yasasıyla aşağılanarak ABD'ye girişleri yasaklanan diğer 6 ülkenin insanlarına duyduğum saygıdandır."

fotograf: impawards.com

Bu ay izlediğim son film Moonlight oldu. En Iyi Film dalında ödülü kaptı ancak benim beklentilerimi çok karşıladığını söyleyemem. Günümüzde başyapıt olarak nitelendirilen pek çok filmin zamanında metacritic gibi sitelerce yerden yere vurulmasına şahit olmuş biri olarak bu filmin 100 üzerinden 99 puan almasını abartılı bulduğumu söylemeliyim. 
En Iyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alan, Juan rolündeki Mahershala Ali'nin sahnelerinin gereğinden kısa tutulduğunu düşünmekle birlikte En Iyi Sinematografi dalında hakkının yendiğini düşünüyorum.


Şubat ayının film maratonu böyleydi, gelelim tiyatrolara.

Bakırköy Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelenen "Gülünç Karanlık" adlı oyunu izledim. 

Wolfram Lotz tarafından yazılan oyun Joseph Conrad'ın "Karanlığın Yüreği" ve Francis Ford Coppola'nın bu kitaptan esinlenerek çektiği "Apocalypse Now" adlı filminin yeniden sentezlenmesinden vücut buluyor. 


Kitaba da filme de hayran biri olarak oyunu beğenmedim diyemem ancak doğaçlama mı yoksa oyunun bir parçası mı olduğuna karar veremediğim birkaç bölümü yüzünden çok memnun ayrılmadım. Oyun metninin çokça faydalandığı kitabı okumayan ya da filmi izlemeyen için anlaşılması ve sindirilmesi zor bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Bu ay izlediğim ikinci oyun Devlet Tiyatroları'nın sergilediği "Giydirici" oldu.

fotograf: devtiyatro.gov.tr

Önceden haberdar olmadığım, ancak sonunda zevkten dört köşe ayrıldığım bir oyundu Giydirici. Celal Kadri Kınoğlu'nun müthiş performansıyla sürüklediği oyun Ikinci Dünya Savaşı sırasında tiyatro yapmaya çalışan bir kumpanyayı konu almakta. Kesinlikle izlemeye değer.

Şubat ayı da bu etkinliklerle geçti gitti.

Bolca Fifa 17 oynadım bu ay; kariyer modunda Almanya 2. Ligi'nden 1860 Münih ile başladığım maceram hızla sürerken bir veya birkaç yazıda bunlar hakkında yazmak istiyorum. 

Kahve çılgınlığı da son sürat devam etmekte ancak bunun hakkında halen tek bir satır yazmamış olduğuma inanmak güç, bu da Mart ayının yazılacaklar listesinde. 

Az çok böyle işte, bloga birden fazla yazı yazacağım bir ay olması dileğiyle.

5 Şubat 2017 Pazar

Ocak Ayı Yazısı

Ocak yazısı aslında zamanında yazılmıştı ancak ne yazık ki Japon mafyasıyla düştüğüm bir anlaşmazlık sonucu yazıya el konuldu ve sorun çözülene dek yayınlanamadı. Neyse ki dedemin eski bir Samuray olması sayesinde anlaşmazlıklarımızı bir kenara koyup yazıyı nihayet yayınlayabildim.

Bence biz 2017'ye girmiş olamayız çünkü bana hala 2016 gibi geliyor. 2017 yazarken bile yanlış mı oldu diye ekrana iki kere bakılan bir yılın gerçekten 2017 olmasını bu kadar kolay kabullenmem de beklenmemeli zaten.

Ocak ayının ilk haftasında canım sevdiceğimin doğum gününü iki kişilik dev kadro olarak kutladık. Birbirimizin doğum günlerinde Fun Lab'e gidip kurtlarımızı dökmek yavaş yavaş gelenekselleşmeye başlarken pek de keyifli oluyor efenim.

Yeni yılın kendi adıma ilk filmi bu yılın Oscar aday arsızı La La Land oldu.



Müzikal tadında filmler sevenler için biçilmiş kaftan diyebileceğim yapım ayrıca caz severler için de adeta kulak orgazmı niteliğinde. Oyunculardan herhangi birinin Oscar ödülü alabileceğini düşünmesem de en iyi müzik dalında sanırım açık ara favori olacak. 

Ocak ayının geneli kötü havalar ve alışveriş kafasından çıkmak istememe gibi sebeplerden ötürü etkinlik fakiri olarak geçmiş de olsa fena sayılmazdı.

Ayın son gününde Schubert'in "Winterreise" (Kış Yolculuğu) adlı eserini Süreyya Operası'nda dinleme fırsatı yakaladık ki bana göre Ocak ayını tek başına kurtaran etkinlikti.


Ocak ayı itibariyle sevdicekle kendimizi kahve konusunda aştık diyebilirim. Dışarda içtiğimiz kahvelerden evde de içmek istememiz bizi kendi çapımızda çözümler aramaya ve bulmaya itti ki sonucu çok güzel oldu. :)


Detaylarını bir sonraki yazıda yazmayı planladığım kendimizce kahve maceramızda setlerimiz yukarıdaki ekipmanlardan kurulu. :) Artık kahvelerimizi kahve içtiğimiz kafelerden çekirdek olarak alıyor, taze taze çekip pişiriyoruz. Sırf bu yüzden dışarda içtiğimiz birçok kahveye burun kıvırır hale geldik ama olsun, taze ve lezzetli kahvenin yerini hiçbiri tutmuyor.

Bir sonraki kahve kokulu yazıya kadar, sayanora!

30 Aralık 2016 Cuma

Almanak 2016

Tıklanma rekorları (!) kıran 2015 yayınımın ardından gelen yoğun baskılara dayanamayarak 2016'nın seceresini döktüğüm bu almanağı siz değerli okurlarımla paylaşmaktan mutluluk duyarım!

Cihan bu yıl hangi filmleri izledi, hangi tiyatrolara gitti, üstüne su sıçratan hangi belediye otobüsü şoförüne hangi okkalı küfürleri savurdu? Hepsi ve daha fazlası bu almanakta!

Ocak:
[Sergi] Istanbul Modern
[Kutlama] Sevdiceğimin yaş günü. :)
[Tiyatro] Kısasa Kısas [Şehir Tiyatroları)
[Sinema] The Hateful Eight
[Sinema] The Revenant (Diriliş)

Şubat: 
[Festival][Sinema] IF Istanbul 2016 kapsamında Serçeler (Drestir) ve Yeniden Başla! (Demolition) adlı filmleri izledim.
[Gezi] Sapanca-Maşukiye-Kartepe
[Müze] Deniz Müzesi
[Tiyatro] Ferhangi Şeyler (Ortaoyuncular)

Mart:
[Sinema] Batman vs. Superman
[Konser] The Dears @ Salon IKSV

Nisan: 
[Konser] Ane Brun @ Salon IKSV
[Festival] [Sinema] Uluslararası Istanbul Film Festivali kapsamında Florida, Apartman Hikayeleri, Hitchcock / Truffaut, Ben Belfast'ım, Aziz Jan, Bir Kadın Bir Erkek, Şehrin Şarkısı ve Brooklyn adlı filmleri izledim.
[Müze] Milli Saraylar Resim Müzesi
[Kutlama] Kısmet 1 yaşına bastı! :)

Mayıs:
[Festival] [Tiyatro] Istanbul Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledim.
[Gezi] Poyrazköy'de fotograf turu.

Haziran:
[Konser] Sigur Ros @ Zorlu Psm
[Sinema] Belgica
[Sinema] Me Before You
[Gezi] Anadolu Kavağı'nda fotograf turu.
[Kutlama] Kedim Kısmet ile bir yılı devirmemiz. :)

Temmuz:
[Sinema] The BFG
[Sinema] Remember
[Sinema] Jason Bourne
[Sinema] Our Kind Of Traitor
[Gezi] Emirgan'da piknik.

Ağustos:
[Sinema] Cafe Society
[Gezi] Kuzguncuk'ta fotograf turu.
[Kutlama] Hayatımın en güzel doğum günü kutlaması. :)
[Kutlama] Sevdicekle birinci yılımız. :)

Eylül:
[Gezi] Büyükada'da fotograf turu.
[Müze] Koç Müzesi
[Sinema] Kalandar Soğuğu
[Sinema] Magnificent Seven
[Sinema] Sully

Ekim:
[Tiyatro] Torun Istiyorum (Moda Sahnesi)
[Sinema] Tschick - Goodbye Berlin
[Gezi] Burgazada'da fotograf turu.
[Gezi] Geleneksel Ağva gezimiz. :)
[Sinema] Little Men
[Festival] [Sinema] Filmekimi 2016 kapsamında I, Daniel Blake, American Pastoral, Swiss Army Man, Frantz ve Three Generations adlı filmleri izledik.
[Festival] Istanbul Kahve Festivali
[Tiyatro] Profesyonel (Devlet Tiyatroları)
[Sinema] Miss Peregrine'in Tuhaf Çocukları
[Sinema] Inferno
[Sergi] Foto Istanbul - Dur ve Bak!
[Sinema] Jack Reacher - Never Go Back

Kasım:
[Sinema] Julieta
[Sinema] Arrival
[Tiyatro] Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu? (tiyatroadam)
[Tiyatro] Aldatma (Şehir Tiyatroları)
[Sinema] Albüm

Aralık:
[Tiyatro] Erkek Parkı (Devlet Tiyatroları)
[Konser] Emiliana Torrini @ Salon IKSV
[Sinema] Allied
[Sinema] Rogue One: A Star Wars Story
[Tiyatro] Hayal-i Temsil (Şehir Tiyatroları)

29 Aralık 2016 Perşembe

Aralık Yazısıyla Biten Yıl

Aralık ayı geldiğinde daha ilk gününden yılbaşı enerjisi aşılıyor insana. Yüklenilen onca dert tasa bünyede yaşamaya devam etse de kafa sürekli yılbaşının o rengarenk ışıklı, normalin üstünde güleç havasına odaklanıyor, iyi de oluyor. Kültürümüzde yılbaşı kutlamak yok denir hep ama büyük palavradır o bana göre, kutlamaların şekli şemali değişse de illa ki vardır.

2016 için geçen senekine benzer bir almanak hazırlamadan önceki son yazı olacak bu, bir sonraki yazıyı Ocak 2017'de, daha salim kafayla ve daha mutlu şekilde yazmayı umuyorum.

Aralık ayı Kasım'dan devraldığı hızla başladı. İlk günlerinde Devlet Tiyatroları'nın sahnelediği "Erkek Parkı" adlı oyunu izledik, beğendiğimi söyleyebilirim. Orijinali Almanca da olsa ele aldığı konu oldukça evrensel olduğundan bizim toplumuzda da sıkça görülen açmazları gözler önüne sermeyi başardığını düşünüyorum.


Aynı gün Salon IKSV'nin kış sürprizi olan Emiliana Torrini konserine gittik. Sımsıcak enerjisi, duru sesi ve maharetli orkestrasıyla harika bir konser gecesi oldu. Sevilen şarkılarının çoğunun yanı sıra yeni bir şarkısını da dinleme şansı bulduk. Her sene gelse keşke.


Aralık ayının ikinci haftasında başrollerde Brad Pitt ve Marion Cotillard'ın olduğu "Allied" adlı filmi izledik.

fotograf: People

Ikinci Dünya Savaşı ve casusluk konulu filmlerden hoşlanıyorsanız fena bir seçim olmayacaktır, savaşın Kuzey Afrika cephesini konu alması bile başlı başına izleme sebebi bence.

Aralık ayının ikinci ve en güzel filmi hiç kuşkusuz "Rogue One: A Star Wars Story" idi. 

fotograf: starwars.com

Açıkçası filme büyük önyargılarla yaklaştım, Episode VII sonrası yine kısıtlı zamanda çekilmiş, gişe amacı gütmekten senaryosunu boşlamış ve efekte boğulmuş bir film beklerken karşıma orijinal serideki bir kaç filmi rahatlıkla tokatlayabilecek bir film çıktı. Filmi bir cümleyle tarif etmem gerekseydi sanırım "isimsiz asi kahramanlar için görkemli bir saygı duruşu" derdim. 
Oyunculuklar, senaryo, her şey beklentilerimin kat be kat üstündeydi. Gelecekteki her Star Wars filmi böyle özenilerek çekilir umarım. 

Bu ayın ve muhtemelen 2016 yılının kendi adıma son oyunu Şehir Tiyatroları'nın sahnelediği, Yiğit Sertdemir'in yönetip oynadığı "Hayal-i Temsil" oldu. 

fotograf: aa.com

Türk tiyatrosunun ilk "Türk ve Müslüman" kadınları Afife Jale ve Bedia Muvahhit'in hayatlarından kesitleri konu olan oyuna üç kez bilet alıp nihayet sonuncusunda izleme şansını yakaladık.
Oyunu çok beğendim, bilhassa Yiğit Sertdemir'in iki buçuk saatlik oyun süresi boyunca durmadan kılık değiştirme çabasını takdire şayan bulduğumu söyleyebilirim.

Yılbaşına şunun şurasında iki gün kaldı. 2016 yılı benim açımdan çok da parlak bir yıl olmadı. Umduğum bir çok şeyi bulamadığım, gerek ekonomik gerek de ülke gündemi sebebiyle asabımın çokça bozuk olduğu, yorucu bir yıl oldu. Geriye bakınca sevdiceğin varlığı olmasa çekilir dert değilmiş diyebilirim rahatlıkla. Umarım 2017 biraz fark yaratır da sadece benim değil, herkesin yüzü daha fazla güler, endişenin yerini huzur alır.

Şimdiden mutlu bir yıl diliyorum, sevgiler.

8 Aralık 2016 Perşembe

Kasım'da Ne Oldu?

Gece, saat 03:45, uyandım.

Actionsampler, nam-ı diğer Dörtgöz işbaşında. ::)

Kasım ayında geçmiş diğer aylarda olduğu gibi bir sürü şey oldu tabii ki, ancak iş onları yazmaya gelince her defasında bir engel çıkıverdi; bir diğer deyişle yazmamak için yeterince bahane bulabildim. Ta ki Aralık ayının üçte birini tamamlamak üzere olduğumu farkedene dek. Bir önceki ayın yazısını sonraki ayda yazmaktan hiç ama hiç hoşlanmasam da hiç yazılmamış olmasından iyidir diyerek Kasım ayının dökümünü yapayım dedim.

Ekim ayında iç huzurum ve keyfim mevsim normallerinin üzerinde seyrediyordu, Kasım ayında maalesef tam tersi oldu ve pek de hatırlamak istemeyeceğim bir ay olarak geride kaldı. Sevdiceğin varlığı ve birlikte yaptığımız şeyler olmasa çıldırmak işten bile değildi. Neyse, geçti.

Ayın sinematik siftahını Almodovar'ın "Julieta" adlı filmiyle yaptık. Kastingin bu kadar başarılı olduğu az film hatırlıyorum ve sırf bu yüzden bile izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum. Hikayesi, çekildiği şehirler ve manzaralar da cabası. Gözümüzün nuru Başka Sinema filmi olmasına karşın beklediğimden uzun süre vizyonda kaldı, oldukça beğenildiğini düşünüyorum. 



Bu ayın ikinci filmi ise "Arrival" oldu. Öyle sanıyorum ki bilimkurgu filmleri artık 90lı yıllardakilerin aksine, görsel şölenin yanına izleyiciyi allak bulak eden senaryoları da eklemeyi görev edinmiş durumdalar. Arrival da öyle bir filmdi bence. Filmde geçmişte izlediğim birçok bilimkurgu ve bilimkurgu/gerilim tarzında filmlerden parçalar buldum, bence türün meraklılarının oldukça hoşuna gidecek bir filmdi. 



Bir önceki aydan kalma tiyatro iştahım bu ay da aynen devam etti ve Kasım ayının ilk oyununu Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde izledik; oyunun adı "Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu?" idi. Bir Nazım Hikmet eseri olan oyun Tiyatroadam ekibi tarafından sahneliyor.

afiş: tiyatroadam

Yazılalı çok uzun süre olmasına rağmen güncelliğinden bir gram yitirmemiş (bu türden eserler yaratmada özellikle Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Sabahattin Ali çok başarılılar zaten) bu oyun siyasi taşlama severler için bulunmaz nimet diyebilirim. Ben bayıldım. Hatta oyunu izlerken ilginç bir şekilde rahmetli Kemal Sunal'ın "Koltuk Belası" adlı filmiyle birçok paralellikler de kurdum. (Anahtar kelimeler: koltuk, heykel, ego, deli gömleği :) )
Filmi beğenenlerin oyunu beğenmeme imkanı yok diyebilirim, bu kadar da iddialıyım bu konuda. Oyunun özellikle bir bölümünde gülmekten gözünüzden yaşlar geliyor, gidiniz görünüz.

Bu ay izlediğim bir diğer oyun da Şehir Tiyatroları tarafından sergilenen, Harold Pinter'ın yazdığı "Aldatma" oldu. 


Oyunun afişini aratırken zamanında Barış Falay'ın oyun hakkında söylediklerine rastladım, üzerine ekleyecek bir şey de bulamadım açıkçası. Kendisi bu oyunda 2007-2008 sezonunda Bursa Nilüfer Sanat Tiyatrosu'nda Jerry rolünde, Neriman Uğur ve Murat Karasu ile rol almış, bunu da küçük bir anektod olarak buraya ekleyeyim. :) 

"Oyun, hiçbir zaman eskimeyecekmiş gibi görünen değer yargılarını sorguluyor. Insan ilişkilerinin ve aile kavramının sorgulandığı bu metinde sorgulanış biçimi de Pinter'ın dehasını kanıtlar nitelikte çünkü seyirci oyunun başlarında sonu görüyor, ilerledikçe de bu sona nasıl gelindiğini izliyor."

Metnin sahneye uyarlanmasını beğensem de, dekorun sahneye projeksiyonla yansıtılmasını çok zekice bulsam da özellikle erkek oyuncuların performansını pek beğenmedim. Bir zorakilik, oyun sonlarına doğru ve seyirci selamlanırken garip bir gerginlik de hissettim, yanılıyor da olabilirim. Yine de metnin hatırına gidilip izlenir diye düşünüyorum.

Bu ay izlediğimiz üçüncü ve son film yine Başka Sinema'dan "Albüm" oldu. (Başka Sinema Bey diyeceksiniz) 


Film kısaca, çocuğu olmayan ve uzunca süredir evlat edinmek için uğraşan, bu esnada da içinde yaşadıkları dar taşra toplumunun değer yargıları arasında sıkışıp kalmış, al birini vur ötekine dangozluğundaki memur karı-kocanın hikayesi, stereotip çekirdek Türk aile profilini bir nevi anahtar deliğinden gözleme deneyimi.
Film yer yer çok güldürdü, şaşırttı, kızdırdı ve üzdü. İşlediği konular bakımından fazlası vardı ve eksiği yoktu ancak temiz 10-15 dakikası çok gereksizdi. Yani sayın yönetmenim sanırım bir daha film yönetemeyebilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak içinde ne kadar sinematik ukte varsa alayını filme serpiştirmiş. 
Fena değildi ancak ç0mar konsepti beni kasar diyenler için tavsiye edebileceğim bir film değil.

Uzunca süredir balkondaki saksı yetiştiriciliği serüvenlerimden bahsetmemiştim.

Mevsim değişimiyle birlikte domates ve fesleğen bitkilerim maalesef öldüler. Tek yıllık olduklarını zaten biliyordum ancak yine de ölmelerini görmek üzdü, epey emek vermiştim.
İçlerindeki en istikrarlı bitkim olan süs biberi maalesef yan balkondaki şerefsiz ve de arsız kedinin gazabına uğrayarak aşağı düştü ve rahmetli oldu. Soğuk havalara rağmen ısrarla ve istikrarla biber çıkarıyordu, çok yazık oldu çok. :(
Kekik soğuk havaların bitkisi olduğunu kanıtlarcasına sapasağlam büyümeye devam ediyor, budadıktan sonra çok güzel serpildi, şimdilerde biraz yavaşlasa da oldukça sağlıklı görünüyor.
Kısa süre önce maydanoz yetiştirmeye meyletmiştim, ilk denememde yanlış tohum seçimi sebebiyle hüsrana uğrasam da yeni tohumlarla ikinci denememde sonuca ulaştım. Mis kokulu ve ağızda dağılan, aromalı maydanozlar yetiştirmeyi başardım. :)


Kasım ayında fotograf çekmeyi çok özlediğimi farketmiştim, bu özlem Aralık ayında da giderek artıyor, umarım sevdicekle kendimize bir fırsat yaratıp daha önce gitmediğimiz yerlerde güzel fotograflar çekebiliriz.
Kasım ayı aşağı yukarı böyle geçti, başımdan geçen olumsuzlukları ilerde okuyup canlandırmak istemediğimden bloga yazmıyorum, sadece hepsinden tez zamanda kurtulmayı umut ediyorum.

Aralık ayının tek sevdiğim tarafı yılbaşı; enerjisi umarım bünyelere iyi gelir,

sevgiler. ;)

30 Ekim 2016 Pazar

Ekim´i Yolcu Ederken

Ekim ayının hareketli geçeceği besbelliydi ancak 30 güne o kadar çok şey sığdı ki ben, biz, kısaca bu yazıda bahsedilen herkes bu duruma çok şaşırdı.
Benim bolca boş zamanımın olması ve sevdiceğin yıllık iznini adeta ceza sahasına yapılmış bir muz orta edasıyla ayın ilk günlerine denk getirmiş olması, geçecek güzel günleri müjdeliyordu. :)

Ayın ilk gününde Moda Sahnesi´nde kendi adımıza tiyatro sezonunu açmış bulunduk. Oyunumuz "Torun Istiyorum" idi, günümüzde geçmemesine, hatta kültürümüzde hiç olmayan öğeler de barındırmasına rağmen değindiği, hatta günümüze dair taşladığı konular tiyatronun evrenselliğinin ispatı gibiydi. Samimi oyunculukların yanı sıra konusuyla da kesinlikle izlemeye değer bir oyun olduğunu düşünüyorum. Oyunun Yozgat şiveli papazı içinse ne desem az. :)
Oyun öncesi pasaj içindeki sahaflardan birinde bulduğum kitaplardan da önceki yazıda bahsetmiştim. :)

Moda Sahnesi´nin üzerimizdeki güzel etkisi geçmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi yine burada, bu defa Başka Sinema sayesinde bulduk.
Orijinal adı "Tschick - Goodbye Berlin" olan "Elveda Berlin" adlı bu filme kelimenin tam anlamıyla bayıldık. Alman sinemasının hastası bendeniz ve Fatih Akın hayranı sevdicekten de daha azı beklenemezdi zaten.

Ertesi gün için herhangi bir plan yapmamışken birden Burgazada´ya gidesimiz geldi ve kendimizi son dakikada ada vapurunun içinde buluverdik. Günlerden Pazartesi olması yüzünden çokça merak ettiğim Sait Faik Müzesi´ni ziyaret edemedim ancak sakin ada sokaklarında huzurla dolanma ve fotograflar çekme imkanı bulduk.

Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Burgazada´ya ilk gelişimdi bu, adaları büyükten küçüğe ziyaret ettiğimizden her yeni ada gezisinde öncekinden daha sakin bir ada ile karşılaşmak ilginç oluyor. Burgazada ile ilgili dikkatimi en çok çeken şey içinde oturulmayan evleri oldu. Ada ciddi ciddi hayalet bir kasabayı andırıyor. Sokaklarında insan yok, evlerinde insan yok, iki kafesinden biri kapalı, gözden düşmüş bir yer gibi adeta. Büyükada ve Heybeliada´da olduğu gibi burada da iskele boyunca içkili restoranlar bulunuyor. Eğer kalabalıktan uzakta, huzurla birşeyler yiyip-içip manzaranın tadını çıkarmak istiyorsanız diğer iki adadan da iyi bir seçenek olacaktır bence.


Bir dahakinde müzeyi de ziyaret etmek üzere. :)

Ada gezisi kesmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi Ağva´da bulduk. 
Ömrümün kalanında dünyada gezmediğim yer kalmayacak bile olsa buranın yeri her zaman ayrı olacak. :) Insanlar buraya denizi ve kumsalı için gelirken biz Ekim sessizliğinde huzuru ve sakinliği için geldik, ikisini de fazlasıyla aldık diyebilirim. Bu aylarda yağmurun hiç eksik olmadığı, havanın mis gibi koktuğu bir yer burası. Tatilci nüfusunun yokluğu da kafa dinlemeye olanak tanıyor.


Karadeniz kıyısında olması dolayısıyla balığın bol olduğu Ağva´da balığa doyduk. Bu konuda tavsiye edebileceğim iki restoran var, biri Kilimli Koyu´ndaki restoran, diğeri de Liman Restaurant ancak benim favorim ikincisi.
Her şeyin taptaze servis edildiği, adam kazıklamaya çalışmayan, işletmecisinden komisine hizmet eden herkesin gayet kibar olduğu bir yer burası. "Gelen hesabı hangi işletme düşük rakama yuvarlar bu devirde?" diye sorayım da mekanın nezaketi hakkında fikir vermiş olayım. Her gittiğimizde uğrayacağımız bir yer bizim için. 

Bolca fotograf çektiğimiz, yiyip içtiğimiz, gülüp eğlendiğimiz iki süper gün geçirdik Ağva´da, hava biraz daha ılık olsa paçaları kıvırıp ayaklarımızı denize de sokacaktık ama hastalanmak haftanın diğer süper planlarına engel olacağından vazgeçtik. 

Lomo Actionsampler, nam-ı diğer "Dörtgöz" :)

Hız kesmeyen kahramanlarımız tatile ertesi gün Kadıköy´de devam ediyorlar, günün kahvesini Montag´da içtikten sonra festivalsiz günlerin kurtarıcısı Başka Sinema sayesinde yine Moda Sahnesi´nde "Little Men" adlı filmi izliyorlardı. 
Öğleden sonrasını doldurmak için fena bir seçenek değildi ancak filmin sonunda "eee?" diyen iç sesime de engel olamadım.



Sinema çıkışında acıkan karınlarımızı tesadüf eseri karşımıza çıkan Pişi adlı mekanda doyurduk. Ismiyle müstesna mekan pişi severler için birebir.

Ve Ekim ayının sultanı etkinliğe geliyordu sıra; Filmekimi! 



Yıl boyunca Istanbul´da irili ufaklı film festivallerinde filmler izliyoruz ama ben en çok Filmekimi´ni seviyorum. Belli bir sebebi de yok aslında; belki film seçkileri daha çok hitab ediyor, belki de kücük festival olsun bizim olsun kafasıdır bilmiyorum ama öğrencilik yıllarından bu yana katılmaktan çok büyük keyif alıyorum. Umarım kesintisiz bir biçimde uzun yıllar devam eder.

Izlediğimiz filmlere gelince;

Festivalin kendi adımıza açılışını "I, Daniel Blake" adlı filmle yaptık. Festivalde izlediğimiz en dokunaklı filmin bir Ken Loach eseri olması da ne kadar tesadüfi olabilirdi ki zaten?! Fazlası olup eksiği olmayan, Ingiltere´deki aklını kaçırmış sosyal güvenlik sistemini yerden yere vuran filmi sonunda üzgün de ayrılsak çok beğendik.

Film sonrası, geçen seneden içimizde kalan büyük ukte Kahve Festivali´ne de katıldık. Mottomuz "En Az 3 Kahve!".



Geçen sene Haydarpaşa Garı´nda düzenlenen ve biletleri tükenme derecesinde yüksek talep gören festival bu sene ışığı gören organizatörlerce Küçükçiftlik Park´taki konser alanına alınmıştı. Aşırı kalabalıktı ve pek de kahve keyfine uygun huzurlu ortam yoktu ancak kahve bedavaydı ve denemek daha da bedavaydı. Espresso, Cappucino, Latte ile hevesimi aldığım festivalde deli gönül bir de Mocha içmek istedi ancak lordlar kamarasından baristalar espresso bazlı olmadığından ve aslında kahve de olmadığından bu içeceği yapmıyorlardı, sağlık olsun dedim. :(

Festivalin en cömert katılımcısı dağıttığı poşet poşet promosyon malzemesiyle (magnetler, hazır paket kahveler ve bir adet kahve fincanı) Kurukahveci Mehmet Efendi oldu. Öyle ki, eminim defalarca sıraya girip o fincanlardan altılı çeyiz takımı kasanlar olmuştur, öyle bitmez bir sırası vardı.

Özetle güzel festivaldi ama aşırı kalabalıktı, seneye katılırsak erken saat diliminden bilet almak daha akıllıca olacak gibi.

9 Ekim günü Filmekimi maratonumuza hız kesmeden iki filmle devam ettik.
Günün ilk filmi benim merakla beklediğim, aynı isimli kitaptan uyarlama ve Ewan McGregor´un ilk yönetmenlik denemesi olan  "American Pastoral" oldu. Senaryoda yer yer kopukluklar var gibi geldi, filmin temposunu da sonlara doğru olması gerekenden düşük buldum ancak yine de beğendiğimi söyleyebilirim. Senaryodaki boşlukların kitaptan uyarlama olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Belki de filmi gereğinden fazla kırpmışlardır.

Günün ikinci filmi büyük merakla beklediğimiz "Swiss Army Man" idi. Fragmanında gayet komik görünen filmden afallamış olarak ayrıldık. Ekşi Sözlük´ten bir yazarın da dediği gibi, "başlangıcındaki osurukla güldürürken sonundakiyle ağlatan" bir filmdi. Radcliffe ve Cena'nın müthiş oyunculukları da şapka çıkarılacak cinstendi. Vizyona girmeyecek olması bence büyük kayıp.

10 Ekim etkinliksiz gecmiş, insan gerçekten hayret ediyor. :D

11 Ekim´de Filmekimi´ndeki kaldığımız yerden devam edip, son iki filmimizi izledik.

Ilk filmimiz Francois Ozon´un yönettiği, Birinci Dünya Savaşı´na daha önce görmediğim bir açıdan bakan "Frantz" oldu. Tamamına yakını siyah beyaz olan film savaşın Alman ve Fransız taraflarını, "Biz, çocuklarının ölümüne içen babalarız." sözüyle bir güzel kafa kafaya tokuşturuyor.

Günün ikinci filmi, genç bir kızın reşit olmadan cinsiyet değiştirme yolundaki çabalarını ve çektiği sıkıntıları hem kendi hem de bütün aile fertleri üzerinden aktaran "Three Generations" oldu. Hikayenin samimiyetle işlendiğini düşünmekle birlikte Elle Fanning´in de muazzam bir oyunculuk sergilediğini düşünüyorum.

Film çıkışı hızla yağan yağmurdan kaçmak için kendimizi Borsam Taşfırın´a atmamız de günün güldüren detayıydı. (Lahmacunlar pek güzeldi mmhhh)

Bir Filmekimi böyle geçti. Bu senekinde sevdicek sağolsun ;) ne kadar dram varsa izledik sanırım; en eğlenceli filmimiz olan "Swiss Army Man" bile ciddi anlamda dramatik bir filmdi. Filmlerin hemen hepsinden memnun çıkmış olarak önümüzdeki seneki festivali dört gözle bekliyorum.

Bu ay izlediğimiz ikinci tiyatro oyunu, sanırım aynı zamanda bu ayın en güzel etkinliği de oldu; "Profesyonel".

fotograf: Devlet Tiyatroları

Yıllardır kapalı gişe oynamakta olan oyunu sevdicek sayesinde nihayet izleyebildim. Hiç ama hiç abartmadan hayatımda izlediğim en iyi oyunlar listesinin ilk beş sırasına rahatlıkla yazabileceğim bir oyundu. Sahnede artık birbirlerini ezberlemiş iki usta oyuncunun adeta dans ederlercesine, karakterleri yaşayarak oynamaları, yer yer seyirciyle şakalaşmaları derken tek perdelik ve iki saate yakın süren oyun su gibi akıp gitti. Bilet bulmak kolay olsa her ay bıkmadan gidip izleyebilirim sanırım, o kadar çok beğendim.

Oyun öncesinde Tim Burton´ın yönettiği, bir kitap uyarlaması olan "Bayan Peregrine´in Tuhaf Çocukları" adlı filmi izledik. Hikayesi, renk tonları ve çekim teknikleriyle klasik Tim Burton filmiydi, çok beğendim. Eva Green bu filmde memelerini konuşturamadığindan mimiklerini konuşturmuş. Tebrik ediyorum. :)



Bu ay sinemaya doyamadım. Vizyonda izlemediğim bir Türk filmleri kaldı.
Sıkıldığım bir gün, Tom Hanks´in başrolde oynadığı "Inferno"yu izledim.

Serinin önceki filmlerini izlememiş biri olarak filmi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Hatta son yıllarda gördüğüm en düzgün Istanbul çekimleri de bu filmdeydi. Dante okumayı sevenler için hazine gibi bir film olduğunu düşünüyorum.
Başroldeki diğer oyuncu Felicity Jones´a Star Wars - Rogue One´da oynayacak olmasından dolayı önyargılıydım ancak bu filmdeki oyunculuğunu oldukça beğendim, umarım Star Wars´taki rolünün hakkını vermiştir, yoksa Daisy Ridley´i bile tefe koyan fanatikler kendisini fena haşlayacaktır.

Ayın üçüncü Pazar gününde Ortaköy´deki Eski Yetimhane´de sergilenen Foto Istanbul´u ziyaret ettik. Beşiktaş Belediyesi´nin organize ettiği festivalde Beşiktaş´a yayılmış birçok noktada farklı fotograf sanatçılarının birbirinden ilginç çalışmalarına rastlamak mümkün.
Bu gezi sayesinde fotograf çekme aşkımız da depreşmiş oldu ve yaklaşık 25 kare pozu içinde ve dışında zevkle çektik.


Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Bu yazının fotograf sponsorundan hoş bir kare. ;)

Hurdası para edecek tüm elektrik aksamı ve demirbaşlarının söküldüğü bu bina zamanında padişahın kilercibaşına ait bir konakmış, sonradan Yahudi cemaatince uzun uğraşlar sonucu satın alınmış, büyük bir yangın geçirdikten sonra restorasyonla bugünkü halini alıp 200´e yakın çocuğa evsahipliği yapan bir yetimhaneye dönüştürülmüş. Uzun yıllardır atıl durumda olan binada sık sık fotograf sergileri organize ediliyor. 

Bu ay izlediğim bir diğer film de Tom Cruise´un artık birbirinden ayırt edilemez hale gelmeye başlamış filmlerinin sonuncusu, Jack Reacher: Never Go Back oldu. Seriler halinde aksiyon filmleri çekmeye doyamayan Cruise´u bu filmde bariz yaşlanmış buldum. Film için fazla söze gerek yok; vasat üstü, öylesine vakit geçirmelik bir aksiyon.

Aktiviteden aktiviteye hevesle koşturduğum, keyifle vakit geçirdiğim dolu dolu bir Ekim ayı oldu. Kasım ayında daha fazla tiyatroya gitmek ve Ekim'de okuduğumdan daha çok kitap okumak istiyorum.
Sevgiler. :)

14 Ekim 2016 Cuma

Geç Kalan Eylül Yazısı

Eylül ayına dair blog yazısını Ekim'in ortasında yazmak tembelliğim hakkında yeterli fikir veriyordur sanırım. Yazmaya elim hiç gitmedi nedense; birtakım moral bozuklukları ve sıkıntılarla uğraşırken geç ve güç oldu ama hiç olmamasından iyidir diyerek kişisel tarihimin geçmiş Eylül ayından kısa kısa bahsedeyim.

Sevdicekle yeniden Büyükada'ya gittik, bayram tatili ve vapur yolculuğu da işin bahanesi oldu. Ada vapuru ile yolculuk yapmak çok zevkli şey; şehirden git gide uzaklaşırken deniz kokusunu içinize çeke çeke denizi seyretmek, arada tıkınmak ve fotograflar çekmek derken basit bir yolculuk başlı başına eğlenceye dönüşüyor. 

Ada yine kalabalıktı ancak uzun bayram tatilinde insanların ilk tercihleri olmadığı da açıktı. Hava da rüzgarlı ve yağmurlu olunca biraz daha rahat dolanma imkanı bulduk.

Bayram Yemeği :) (foto: @banuhdrlar)

Bayram yemeğimizi Façyo Restaurant'ta yedik. Sahil boyunca birbirinin kopyası gibi duran sıra sıra dizili birçok restoran mevcuttu, şansımızı burada denedik. Yemekleri ve servisi beğendik biz, garsonları da nazikti. Bir de şu hizmetten bağımsız aldıkları 10% garsoniye ücreti olmasa 10/10'luk yerdi.

Sıra kahve içmeye gelince devreye sevdicek girdi ve bir süredir gidilecek yerler listesinde yer alan Dut'a gittik. Küçücük şirin bir kafe, yeni açmışlar ama seveni şimdiden çok. Uzun zamandır içtiğim en lezzetli Türk kahvesiydi, tadı hala damağımda desem abartı olmaz. Yanında tattığımız kavanozda Tiramisu da harikuladeydi. Umarım işleri bol olur.
Kısa kahve molası sonrası Ada'da yeme-içme turumuzu noktalamış bulunduk.

Yer karolarıyla kahve fotosu olur da dondurma fotosu olmaz mı?

Eylül'ün son haftasında, sevdicekle neredeyse bir yıldır planlayıp da bir türlü hayata geçiremediğimiz Koç Müzesi turumuzu nihayet gerçekleştirdik! :)



Müze dediğime bakmayın; köy büyüklüğünde, açık ve kapalı çok geniş alanları bulunan, bu alanlarda birçok türden kara, deniz ve hava aracı bulunduran, bütün salonlarının her köşesi buram buram koleksiyonerlik ve özen kokan bir yerdi bana göre. Tek kelimeyle bayıldım, hatta hayatımda gezdiğim en güzel üç müze arasına rahatlıkla alabilirim burayı.
Bir günde tamamını gezmek istiyorsanız mutlaka açılış saatinde gitmelisiniz, öyle 1-2 saatte bitirilecek yer değilmiş. Ödeyeceğiniz giriş ücretini sonuna kadar hakeden, tam bir masal diyarı burası. :)

Sinema konusunda pek de şikayet edemeyeceğim bir ay oldu benim için.
Her ne kadar sinema salonlarının anlam veremediğim Türkçe dublajlı film tercihleri istediğim filmleri izlememe engel de olsa neyse ki Başka Sinema var.
Eylül'de Başka Sinema kapsamında "Kalandar Soğuğu" adlı yerli filmi izledim. Muhteşem bir filmdi, hakettiği ilgiyi görmediğini düşünüyorum.

Bu ay izlediğim bir diğer film de "Muhteşem Yedili" oldu. Western filmlerinin modernlerini de, modern uyarlamalarını da çok seviyorum, bu açıdan benim için tam bir göz banyosu oldu bu film, senaryosu klişe de olsa oldukça eğlenceli bulduğumu söyleyebilirim.

Eylül'de izlediğim son film "Sully" oldu. Gerçek bir olayın senaryolaştırılmış hali olan film Tom Hanks'in karakteri yaşaması sayesinde az daha Oscar adayı filme dönüşecekmiş. Yönetmen koltuğundaki Clint Eastwood bıkmadan Amerikan kahramanlık öyküleri çekiyor efendim durduramıyoruz.

Aslında bu film yerine "Suikast" adlı filmi izleyecektim ancak bütün bir ay boyunca kader filmi izlememem için elinden geleni yaptı, ben de sonunda pes ettim. Nasıl mı?


Efendim, ay başında vizyona giren film için fellik fellik altyazılı gösterim aradım ancak bir türlü bulamadım. Tam pes etmişken beyazperde.com'da yakınımdaki küçük bir sinemada altyazılı gösterildiği bilgisini gördüm, sevinçle sinemaya gittim ki ne göreyim; dublajlıymış. Dublaja bile razı olmuştum ki salonda 5 kişiden az olursa seansın iptal olacağını söylediler, gözyaşları içinde orayı terkettim. :p

Birkaç gün sonra başka bir sinemada altyazılı olduğunu görerek son bir umut sinemanın kapısına dayandım, gerçekten de altyazılıydı. Biletimi muzaffer bir komutan edasıyla alarak salondaki yerimi aldım ve filmi beklemeye koyuldum. Ancak bir terslik vardı, filmin başlamasına beş dakikadan az bir süre kalmış olmasına rağmen perdede reklam dahi yoktu! Çok geçmeden sinema görevlisi filmin altyazısında bir problem olduğunu, çözülür çözülmez reklamsız başlayacağını söyleyip gitti. Gergin bekleyiş devam ediyordu. Dakikalar geçtikçe salondaki az sayıda izleklerden homurtular yükseliyor, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Nitekim birkaç dakika sonra zalim görevli çıkageldi ve filmi gösteremeyeceklerini, dilersek para iadesi veya başka bir seansa bilet verebileceklerini söyledi. Artık tamamen pes etmiştim. Suikast adlı bu melun film, tüm çabalarıma adeta suikast düzenleyip başarılı olmuştu.
Acımı kalbime gömüp teselliyi Tom Hanks'in kahramanlık hikayesinde aramak üzere yandaki salondaki yerimi aldım. Neyse ki film güzeldi. :(

Böyleyken böyle işte, Ekim ayı daha ortasına henüz gelmemize rağmen doludizgin gidiyor, umarım bu aya yakışan bir yazı yazabilirim, sevgiler. :)

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Hoş Sürprizler ve Yaklaşan Sonbahar

Önceki yazıda tatsızlığından dem vurduğum Ağustos ayı, 20. gününden itibaren öyle güzel, öyle keyifli geçti ki kelimeler yetersiz kalır.

Uzun yıllardır doğum günlerimde pek öyle heyecan duymaz, aile içinde küçük bir pastalı kutlama ile bu günü geçiştirirdim. Çocukluğumda bana çok güzel doğum günleri hazırlanmış olmasından mıdır bilmiyorum ama büyüdükçe aynı heyecanı duymamaya başlamıştım; ta ki bu yılın 20 Ağustos'una kadar. :)
Doğum günü çocuğu olarak sevdiceğimle gün boyunca önceden heveslenip planladığımız şeyleri yapacak, sonra da akşamı baş başa sevdiğimiz bir meyhanede geçirecektik. Böyle de oldu, biraz farkla. :)

Öncesinde kısa kısa Ağustos'un bilançosu, öyle hemen anlatmak yok!

Saksıda sebzelerde işler yolunda. Domatesler biraz yavaşlasalar da büyüyorlar, biberler artık hediye edebileceğim kadar çok ve hızlı yetişiyorlar, fesleğenler budama sonrası kendilerine geliyorlar, kekikten ilk kez 15-20 dal kopardım ve kurutuyorum, maydanoz tohumları da fideye dönüştüler ve hızla büyümekteler. :)

Bir önceki yazıda bahsettiğim, mucizevi şekilde tamir edildikten sonra tekrar fotograf çekmeye başladığım, fotograf aleminin Jon Snow'u canım Canon AV-1 makinam sadece 3 poz fotograf çekimi sonrası yine bozuldu, üstelik tam da Gülhane Parkı'nda fotograf çekerken bozuldu. :( 
Aynı yere tekrar tamire bıraktım, umarım bu defa kalıcı bir çözüm bulunur. Hani bir kez ölen bir daha ölemezdi ha, sorarım size ey Demir Adalılar!?

Yine öldü bu :(

Bu ay sinemada sadece 1 adet film seyredebildiysem bunda kabahatin büyüğü dublajlı ve 3D filmlerle programını doldurmakta inat eden Cinemapink'indir. 
O film de Woody Allen'ın "Cafe Society" adlı filmi oldu. Beyoğlu'ndaki Atlas Sineması'nda izlediğimiz filme bayıldım; müzikleri, kullanılan renk tonu ve nostaljik atmosferiyle kendine hayran bıraktırdı. Hayran kaldığım bir diğer nokta ise Jesse Eisenberg'in oyunculuğu oldu. Bence Woody Allen Eisenberg'de kendisini görmüş, ya da görmek istemiş. Yoksa o mimiklerini, el-kol ve vücut hareketlerini başka türlü izah etmenin yolu yok. Vizyondan kalktı ancak yakında DVD'si ve umarım Bluray'i çıkar, kesinlikle koleksiyonluk bir film.

Geçtiğimiz Pazartesi günü canım sevdiceğimle sevgi dolu birlikteliğimizin ilk yılını, geçen sene o gün ne yaptıysak aynılarını aynı yerlerde tekrarlayarak kutladık. Bunu ritüel haline getirdik sanırım. :)
Son bir yıldır hayatımda olup biten türlü olumsuzluklara rağmen halen mutluysam, geleceğe dair umutlarımı koruyabiliyorsam ve hayattan keyif alabiliyorsam bu içimi ısıtan ruh ikizim sayesinde. İyi ki var ve umarım hep yanımda olur. 



Cihan (@cruinne) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Şimdi sıra hoş sürprizlerle dolu o günde.

Güne sevdicekle pek keyifli bir kahve & pasta arasıyla başladık. Hediyemi aldım, mum üfledim hatta, öyle güzel organize etmişti her şeyi canım sevgilim. :)
Sonrasında Cevahir Avm'deki Fun Lab adlı oyun merkezinde kelimenin tam anlamıyla kurtlarımızı döktük. Masa hokeyi, basket atışları, çekiçli güç denemeleri ve atariler derken hem efordan hem de gülmekten yorulduk. Çocukluğuma geri döndüm desem abartmamış olurum. Burası bence insanın deşarj olması için biçilmiş kaftan, kesinlikle tavsiye ederim.

Akşamüstüne doğru, baş başa (!) yemeğimizi yiyeceğimiz Beylerbeyi'ne doğru yola çıktık. Öncesinde iskelenin yakınında fotograflar çektik, çektirdik, şirin bir kafede kahve-limonata keyfi yaptık. (Bu alışkanlığı da sevgilimden edindim, zaman geçtikçe bağımlılık yaptı. :) ) 
Saat yedi gibi Inciraltı Meyhanesi'nde adımıza ayırtılmış "iki" kişilik masaya oturduk. Bira eşliğinde yenen yemekler yerlerini rakı ve mezelere bırakırken tıklım tıklım dolu mekanın tek boş masasının yanımızdaki "dört" kişilik masa olması dikkatimi çekiyor, sevgiliye de "ulan gelmezlerse mekana çok büyük kazık atmış olacaklar, ayıp bee" goygoyu yapıyordum. Her şeyden habersiz numarasını mükemmel yapıp bendenizi uyutmakta olan sevdiceğim sıkça kapıya doğru bakıyor ve kafasını telefondan kaldırmıyordu. Gittiğimiz yerlerde telefon karıştırmalarımız eğer önemli bir durum yoksa 1 dakikayı geçmediğinden kendisinin bu halleri çokça şüphemi çekiyor, ancak rakı, beyaz peynir ve beyaz yalanlardan menkul alternatif üç beyazlar ile mışıl mışıl uyutuluyordum. :)

Kandırılırken ben :)

Rakıları Ata bardaklarında kaçıncı olduklarını saymaktan vazgeçerek yudumlarken omzumda hissettiğim elle şahsıma yapılan sürprize uyanıyordum. Karşımda sevdiceğimin kardeşi Hakan duruyordu! Bu şoku atlatamadan arkamı döndüğümde sevdiceğimin yakın arkadaşı Zahide'yi de karşımda görüyor, şaşkınlığı ikiyle çarpıyordum. Bu iki kişilik şok yetmezmiş gibi bir de eşi Mustafa çıkageliyor ve yanımızda boş duran o dört kişilik masanın esrarı da böylece çözülmüş oluyordu. :)

Kabul ediyorum ki son ana kadar bu tatlı sürprize uyanamadım. Bu sürprizde payı olan ve varlıklarıyla beni çocuklar gibi sevindiren, en başta canım sevgilim olmak üzere Hakan'a da, Zahide'ye de, Mustafa'ya da kucak dolusu sevgiler ve çok teşekkürler. Hayatımın en keyifli gecelerinden biri oldu benim için. 

Sıcak ve bunaltıcı günlerin yavaş yavaş bittiğini bilmek insanı rahatlatıyor. Umarım Eylül mevsiminin hakkını verir, biz de püfür püfür havalarda rahatça dolaşıp bolca sararan ve dökülen yapraklar temalı fotograflar çekebiliriz.

Güzel haberlerle dolu bir Eylül olmasını dilerim. Sevgiler. :)

31 Temmuz 2016 Pazar

Temmuz'u Paketlerken

Bu yazıya başladığımda tarih 26 Temmuz, saat 21:25'ti aslında. Sevdicek işten eve yeni gelmiş, o biraz dinlenip bir şeyler yiyene kadar ben de boş durmayayım diye bu yazıya başlamıştım. Hatta o anda fonda Kings of Convenience çalıyordu, 24-25 adlı şarkısı.


Bu ay blog istikrarı konusunda kendimi aştım diyebilirim. Bıkmadan, konu sıkıntısı çekmeden, hevesle yazdım. Umarım böyle devam edebilirim. Blogda yazılar biriktikçe eski alışkanlığım olan, "bir hevesle blog açma, tasarlama, yazma, sıkılma, silme" de haliyle imkansız hale geliyor. Insan yazdıklarına kıyamıyormuş. 

Bu ay 4 film izledim.
The BFG muazzamdı. Özel efektlerin şahaneliği mi, karakterlerin Cockney-Nadsat'ı andıran konuşma tarzları mı yoksa konusu mu beni en çok çekti karar veremedim. Ancak şu kesin ki bir 90lar çocuğu olarak bu tarz filmlere kayıtsız kalamıyorum. :)

Our Kind Of Traitor'ı sırf Ewan McGregor hayranlığımdan seyrettim, ne bayıldım ne pişman oldum. Ewan McGregor, Stellan Skarsgard ve Damian Lewis'in iyi oyunculukları senaryonun önüne geçmiş gibi geldi bana. Casusluk filmlerini seviyorum ama o film sonlara doğru irtifa kaybedince pek olmuyor. Yine de izlenir, çok da şey yapmamak lazım.

35. Istanbul Film Festivali'nde de gösterilen, bu ay da Başka Sinema vesilesiyle gösterime giren Remember bu ay izlediğim en iyi filmdi. Yahudi Soykırımı ve Auschwitz'e farklı bir bakış açısı getiren filmi hem müthiş oyunculukları ve senaryosundan, hem de sürükleyici bir yol filmi olmasından dolayı çok beğendim, kesinlikle tavsiye ederim.

Son olarak da Jason Bourne. Aşırı derecede hareketli bir filmdi, bir aksiyon filminde ne olmalı sorusunun cevabı gibiydi adeta. Senaryosu önceki üç filmindeki senarist bu filmde değiştiğinden dolayı çok eleştirilmiş ama yine de sürükleyiciydi. 

Önceki yazılarda da çokça bahsettiğim saksıda sebze yetiştiriciliği gayet iyi gidiyor. Hatta bu akşam oldukça güzel bir hasat aldım. :) 


Fotograf çekmeye devam. Geçen ay kullanmaya başladığımız Agfa Vista filmlerin bu ay baskılarını aldık. En sevdiğimiz film olan Fuji Superia'dan bile çok hoşumuza gitti. Bayat filmler kullanıp o nostaljik tadı alamamak küçük miktarda hayalkırıklığı olarak dönüyordu, bu filmle birlikte o da tarih olmuş oldu. Elimizdeki stoğun maşallahı var ama umarım fotografçıda çok daha fazlası vardır. :)

Şuraya bir iki tane örnek fotograf ekleyelim. 



Bir tane de sevdicekten ekleyelim. :)



Yarım kare fotograflar aldığımız canımız makinamız Olympus Pen EED'nin içini açtım bu ay. Temizlik yapıp sağ salim kapattım ancak içindeki siyah-beyaz filmi riske etmemek için çıkardım.
Bu defa siyah-beyaz yerine yeni bir şey deneyeceğiz; renkli dia negatif film!
Dia filmler aslında slayt makinaları için ancak standart 35mm film banyosuna sokularak baskı elde edilebiliyor. Edirne'nin ötesinde buna "cross-processing" diyorlar, bizde de genel olarak "çarpraz banyo" deniyor. Çarpraz banyo sonucu sapıtan kimyasallar filmde birtakım tepkimelere neden oluyorlar, bu da bize çok acayip renkler olarak geri dönüyor. Tam bizlik kısacası. :)
Bu amaçla bir tane Fujifilm Sensia 200 satın aldım, hem de 2008/08 bayatı. Bakalım nasıl çıkacaklar, şimdiden meraktayız.

(Soldan sağa) Olympus, Volkswagen, Sensia, Defter, Kalem

Efendim, sevdicekle denk geldikçe es geçemediğimiz oyuncakçı dükkanı (hep benim yüzümden :D) ziyaretlerimizden birinde, mucizevi bir biçimde, tam da kendisinden bahsederken, yukarıdaki fotografta gördüğünüz Volkswagen minibüse rastladık. Bu modeli bulabilmek için nasıl uğraştığımızı bir biz, bir de Allah biliyor, o derece nadir ve nedense es geçilmiş bir model. Benim için anlamı ise bir başka. 1985'in bir Ağustos gününde, aynı bu model bir minibüs tarafından doğuma yetiştirilmişim. :)

Okuma tempomdan çok çok memnun olmasam da bu ay başladığım bir değil tam iki! kitabı bitirdim. "Fahrenheit 451"i uzunca zamandır Ingilizce okumak üzere bekletiyordum ancak Türkçe baskısına bir sahafta yok paraya rastlayınca inadım kırıldı. Distopya olsun çamurdan olsun diyen ben için bulunmaz nimetti bu kitap, bayıla bayıla okudum.
İkinci kitap da sevdiceğimin hediye ettiği, pek sevdiği yazar Barış Bıçakçı'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"di. İki günde okudum bu güzel kitabı. Yazarın dili sizin iç sesiniz oluveriyor bir anda ve elinizden bırakamıyorsunuz.

Temmuz'un son günleri bademcik iltihabına kurban gitti. Öyle garip bir illet ki bu, ateşiniz çıkıyor, beliniz ve eklemleriniz ağrıyor, iştahınız kapanıyor, yutkunamıyorsunuz, başınız dönüyor ve sürekli sanki birisi saç diplerinizi acıtırcasına çimdikliyormuş gibi hissediyorsunuz. 2-3 gün boyunca ciddi anlamda azap çektim. Ateşimi düşürmeyi başardım ancak boğaz ağrısı halen devam ediyor ve birkaç gün daha da edecek gibi.

Temmuz'da ülkenin başına gelenler hakkında ne desem gg, hiç sırası değil.

Yılın en sevdiğim ayı Ağustos, umarım mutlu ve huzurlu geçer.