Büyükada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyükada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2016 Cuma

Almanak 2016

Tıklanma rekorları (!) kıran 2015 yayınımın ardından gelen yoğun baskılara dayanamayarak 2016'nın seceresini döktüğüm bu almanağı siz değerli okurlarımla paylaşmaktan mutluluk duyarım!

Cihan bu yıl hangi filmleri izledi, hangi tiyatrolara gitti, üstüne su sıçratan hangi belediye otobüsü şoförüne hangi okkalı küfürleri savurdu? Hepsi ve daha fazlası bu almanakta!

Ocak:
[Sergi] Istanbul Modern
[Kutlama] Sevdiceğimin yaş günü. :)
[Tiyatro] Kısasa Kısas [Şehir Tiyatroları)
[Sinema] The Hateful Eight
[Sinema] The Revenant (Diriliş)

Şubat: 
[Festival][Sinema] IF Istanbul 2016 kapsamında Serçeler (Drestir) ve Yeniden Başla! (Demolition) adlı filmleri izledim.
[Gezi] Sapanca-Maşukiye-Kartepe
[Müze] Deniz Müzesi
[Tiyatro] Ferhangi Şeyler (Ortaoyuncular)

Mart:
[Sinema] Batman vs. Superman
[Konser] The Dears @ Salon IKSV

Nisan: 
[Konser] Ane Brun @ Salon IKSV
[Festival] [Sinema] Uluslararası Istanbul Film Festivali kapsamında Florida, Apartman Hikayeleri, Hitchcock / Truffaut, Ben Belfast'ım, Aziz Jan, Bir Kadın Bir Erkek, Şehrin Şarkısı ve Brooklyn adlı filmleri izledim.
[Müze] Milli Saraylar Resim Müzesi
[Kutlama] Kısmet 1 yaşına bastı! :)

Mayıs:
[Festival] [Tiyatro] Istanbul Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledim.
[Gezi] Poyrazköy'de fotograf turu.

Haziran:
[Konser] Sigur Ros @ Zorlu Psm
[Sinema] Belgica
[Sinema] Me Before You
[Gezi] Anadolu Kavağı'nda fotograf turu.
[Kutlama] Kedim Kısmet ile bir yılı devirmemiz. :)

Temmuz:
[Sinema] The BFG
[Sinema] Remember
[Sinema] Jason Bourne
[Sinema] Our Kind Of Traitor
[Gezi] Emirgan'da piknik.

Ağustos:
[Sinema] Cafe Society
[Gezi] Kuzguncuk'ta fotograf turu.
[Kutlama] Hayatımın en güzel doğum günü kutlaması. :)
[Kutlama] Sevdicekle birinci yılımız. :)

Eylül:
[Gezi] Büyükada'da fotograf turu.
[Müze] Koç Müzesi
[Sinema] Kalandar Soğuğu
[Sinema] Magnificent Seven
[Sinema] Sully

Ekim:
[Tiyatro] Torun Istiyorum (Moda Sahnesi)
[Sinema] Tschick - Goodbye Berlin
[Gezi] Burgazada'da fotograf turu.
[Gezi] Geleneksel Ağva gezimiz. :)
[Sinema] Little Men
[Festival] [Sinema] Filmekimi 2016 kapsamında I, Daniel Blake, American Pastoral, Swiss Army Man, Frantz ve Three Generations adlı filmleri izledik.
[Festival] Istanbul Kahve Festivali
[Tiyatro] Profesyonel (Devlet Tiyatroları)
[Sinema] Miss Peregrine'in Tuhaf Çocukları
[Sinema] Inferno
[Sergi] Foto Istanbul - Dur ve Bak!
[Sinema] Jack Reacher - Never Go Back

Kasım:
[Sinema] Julieta
[Sinema] Arrival
[Tiyatro] Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu? (tiyatroadam)
[Tiyatro] Aldatma (Şehir Tiyatroları)
[Sinema] Albüm

Aralık:
[Tiyatro] Erkek Parkı (Devlet Tiyatroları)
[Konser] Emiliana Torrini @ Salon IKSV
[Sinema] Allied
[Sinema] Rogue One: A Star Wars Story
[Tiyatro] Hayal-i Temsil (Şehir Tiyatroları)

14 Ekim 2016 Cuma

Geç Kalan Eylül Yazısı

Eylül ayına dair blog yazısını Ekim'in ortasında yazmak tembelliğim hakkında yeterli fikir veriyordur sanırım. Yazmaya elim hiç gitmedi nedense; birtakım moral bozuklukları ve sıkıntılarla uğraşırken geç ve güç oldu ama hiç olmamasından iyidir diyerek kişisel tarihimin geçmiş Eylül ayından kısa kısa bahsedeyim.

Sevdicekle yeniden Büyükada'ya gittik, bayram tatili ve vapur yolculuğu da işin bahanesi oldu. Ada vapuru ile yolculuk yapmak çok zevkli şey; şehirden git gide uzaklaşırken deniz kokusunu içinize çeke çeke denizi seyretmek, arada tıkınmak ve fotograflar çekmek derken basit bir yolculuk başlı başına eğlenceye dönüşüyor. 

Ada yine kalabalıktı ancak uzun bayram tatilinde insanların ilk tercihleri olmadığı da açıktı. Hava da rüzgarlı ve yağmurlu olunca biraz daha rahat dolanma imkanı bulduk.

Bayram Yemeği :) (foto: @banuhdrlar)

Bayram yemeğimizi Façyo Restaurant'ta yedik. Sahil boyunca birbirinin kopyası gibi duran sıra sıra dizili birçok restoran mevcuttu, şansımızı burada denedik. Yemekleri ve servisi beğendik biz, garsonları da nazikti. Bir de şu hizmetten bağımsız aldıkları 10% garsoniye ücreti olmasa 10/10'luk yerdi.

Sıra kahve içmeye gelince devreye sevdicek girdi ve bir süredir gidilecek yerler listesinde yer alan Dut'a gittik. Küçücük şirin bir kafe, yeni açmışlar ama seveni şimdiden çok. Uzun zamandır içtiğim en lezzetli Türk kahvesiydi, tadı hala damağımda desem abartı olmaz. Yanında tattığımız kavanozda Tiramisu da harikuladeydi. Umarım işleri bol olur.
Kısa kahve molası sonrası Ada'da yeme-içme turumuzu noktalamış bulunduk.

Yer karolarıyla kahve fotosu olur da dondurma fotosu olmaz mı?

Eylül'ün son haftasında, sevdicekle neredeyse bir yıldır planlayıp da bir türlü hayata geçiremediğimiz Koç Müzesi turumuzu nihayet gerçekleştirdik! :)



Müze dediğime bakmayın; köy büyüklüğünde, açık ve kapalı çok geniş alanları bulunan, bu alanlarda birçok türden kara, deniz ve hava aracı bulunduran, bütün salonlarının her köşesi buram buram koleksiyonerlik ve özen kokan bir yerdi bana göre. Tek kelimeyle bayıldım, hatta hayatımda gezdiğim en güzel üç müze arasına rahatlıkla alabilirim burayı.
Bir günde tamamını gezmek istiyorsanız mutlaka açılış saatinde gitmelisiniz, öyle 1-2 saatte bitirilecek yer değilmiş. Ödeyeceğiniz giriş ücretini sonuna kadar hakeden, tam bir masal diyarı burası. :)

Sinema konusunda pek de şikayet edemeyeceğim bir ay oldu benim için.
Her ne kadar sinema salonlarının anlam veremediğim Türkçe dublajlı film tercihleri istediğim filmleri izlememe engel de olsa neyse ki Başka Sinema var.
Eylül'de Başka Sinema kapsamında "Kalandar Soğuğu" adlı yerli filmi izledim. Muhteşem bir filmdi, hakettiği ilgiyi görmediğini düşünüyorum.

Bu ay izlediğim bir diğer film de "Muhteşem Yedili" oldu. Western filmlerinin modernlerini de, modern uyarlamalarını da çok seviyorum, bu açıdan benim için tam bir göz banyosu oldu bu film, senaryosu klişe de olsa oldukça eğlenceli bulduğumu söyleyebilirim.

Eylül'de izlediğim son film "Sully" oldu. Gerçek bir olayın senaryolaştırılmış hali olan film Tom Hanks'in karakteri yaşaması sayesinde az daha Oscar adayı filme dönüşecekmiş. Yönetmen koltuğundaki Clint Eastwood bıkmadan Amerikan kahramanlık öyküleri çekiyor efendim durduramıyoruz.

Aslında bu film yerine "Suikast" adlı filmi izleyecektim ancak bütün bir ay boyunca kader filmi izlememem için elinden geleni yaptı, ben de sonunda pes ettim. Nasıl mı?


Efendim, ay başında vizyona giren film için fellik fellik altyazılı gösterim aradım ancak bir türlü bulamadım. Tam pes etmişken beyazperde.com'da yakınımdaki küçük bir sinemada altyazılı gösterildiği bilgisini gördüm, sevinçle sinemaya gittim ki ne göreyim; dublajlıymış. Dublaja bile razı olmuştum ki salonda 5 kişiden az olursa seansın iptal olacağını söylediler, gözyaşları içinde orayı terkettim. :p

Birkaç gün sonra başka bir sinemada altyazılı olduğunu görerek son bir umut sinemanın kapısına dayandım, gerçekten de altyazılıydı. Biletimi muzaffer bir komutan edasıyla alarak salondaki yerimi aldım ve filmi beklemeye koyuldum. Ancak bir terslik vardı, filmin başlamasına beş dakikadan az bir süre kalmış olmasına rağmen perdede reklam dahi yoktu! Çok geçmeden sinema görevlisi filmin altyazısında bir problem olduğunu, çözülür çözülmez reklamsız başlayacağını söyleyip gitti. Gergin bekleyiş devam ediyordu. Dakikalar geçtikçe salondaki az sayıda izleklerden homurtular yükseliyor, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Nitekim birkaç dakika sonra zalim görevli çıkageldi ve filmi gösteremeyeceklerini, dilersek para iadesi veya başka bir seansa bilet verebileceklerini söyledi. Artık tamamen pes etmiştim. Suikast adlı bu melun film, tüm çabalarıma adeta suikast düzenleyip başarılı olmuştu.
Acımı kalbime gömüp teselliyi Tom Hanks'in kahramanlık hikayesinde aramak üzere yandaki salondaki yerimi aldım. Neyse ki film güzeldi. :(

Böyleyken böyle işte, Ekim ayı daha ortasına henüz gelmemize rağmen doludizgin gidiyor, umarım bu aya yakışan bir yazı yazabilirim, sevgiler. :)

3 Nisan 2016 Pazar

Heybeliada Büyükada'dan Daha Güzel

Blog açıp yaz(a)mamak zoruma gidiyordu, biraz hareketleneyim dedim.

Sevdicekle birlikte son ada gezimizi Ocak'ın sonunda, oldukça soğuk bir günde Büyükada'ya yapmıştık ve bu gezi bir süredir aklımızdaydı. Birkaç aydır, Canon AV-1 ve Lomo Fisheye makinalarımızla fotograflar çekiyoruz. Beyoğlu, Galata, Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Beyazıt, Kadıköy derken son zamanlarda hep aynı şeyleri fotografladığımızı farkederek (benim vapur fotografları koleksiyonum var mesela, sevdicek de Galata Kulesi'ni çok seviyor) hem hava hem de mekan değişikliği babında Büyükada'yı seçmiştik. Fotografladığım Büyükada güzel bir yer, ancak fotograflamadığım Büyükada da bir daha gitmemi engelleyecek ölçüde itici. Bu yazıda neden Heybeliada'yı daha çok beğendiğimi anlatmak istediğimden çok uzatmadan kendisini kıyasladığım rakibinden bahsetmek istiyorum.



Büyükada, araçlardan arındırılmış olmasından dolayı şehir yaşamında boğulanlar için ciddi anlamda cazibe merkezi. İskelenin 50 metre çapındaki keşmekeş bölümden uzaklaştığınızda ciddi anlamda kafa dinleyebiliyor ve birbirinden güzel ahşap evleri fotograflayabiliyorsunuz. Ancak keşmekeş kısmı gerçekten çok can sıkıyor. Çarpık yapılaşma almış yürümüş durumda; iskeleye bakan tarafındaki otel ve restoran binaları adanın siluetini mahvediyorlar. Bunun yanı sıra, aşırı kalabalık bir çarşısı var ve bu kalabalık mini saat kuleli meydanından yukarılara kadar taşıyor. Ada resmen İstanbul'daki otellerde tatil (!) yapan Arap turistlerin günübirlik hizmetine sunulmuş durumda; esnaf Arap müşteriler dışındakilere suratsız ve kazıklamaya hazır.
İskele civarındaki yeme-içme alanları ayrı bir hikaye, hijyen bakımından pek umut vaadetmiyorlar ve içleri bol çocuklu ve gürültülü ailelerce işgal altında. Riske girmeyelim diyerek zincir olan Sultanahmet Köftecisi'ne gittiğimizde, bir masada üç Arap ve menüde yer almamasına rağmen ellerinde bira dolu bardaklar görüp şok olduk. (alkol ruhsatı??) Durumu garsona sorduğumuzda cevabımız bükülen bir boyun oldu. Anlayacağınız hizmette sınır yok. (alo maliye) İçkili balık restoranları iskelenin sağ tarafında yer alıyorlar ve fena görünmüyorlar, öğlen vakti zom olmamak için uzak durduk biz. :) Etrafta vızır vızır faytonlar dolanıyor, her yer at boku kokuyor.
Koskoca Büyükada'da bulabildiğimiz tek nezih yer, minik saat kulesinden yukarı doğru çıkarken sağ cenahta yer alan Kahve Dünyası oldu.
Hava şartlarından dolayı tepeye çıkamadık, ileride gidecek olursak tek motivasyonumuz bu olur gibimize geliyor. Gideceklere tek tavsiyem, iskeleden mümkün olduğunca uzaklaşmaları.

Dün gezdiğimiz Heybeliada, nüfus yoğunluğu adına Büyükada'dan hayli düşük. Arap turist yok. Sokakları çok daha sakin, evleri de en az Büyükada'dakiler kadar güzel. Burada çok daha az fayton var, iskele sırasınca daha çok et-balık restoranı var ve bunların tamamına yakını içkili mekanlar. Ilıman havalarda açıkhavada keyif yapmak için bire bir.

Heybeliada'ya gelmeden önce yaptığımız küçük bir internet araması sonucu aklımızda bir tek mekan vardı, o da Luz Kafe.

https://www.instagram.com/p/BDti4ixo3c7/?taken-by=banuhidirlar

Dışarda 4 tanecik masası olan, içi sizi gençliğinize, hatta çocukluğunuza götürecek eski eşyalar ve simgelerle bezeli ve oturma odası konseptinde olan bu şirin kafeye bayıldık. İçine kurutulmuş lavanta atılmış ev yapımı az şekerli limonatası da, bütün fındıklı browniesi de, damla sakızlı Türk kahvesi de muazzamdı. Yolumuz düşerse yine gideceğiz.


Evde hala jetonlarını sakladığım, çocukluğumun büyülü dünyası Fame City!

Yaşadığımız yerlerden uzaklara yola çıktığımızda aklımızda hem ilginç yerler görmek, hem de keyif yapmak ve karnımızı doyurmak için oturduğumuz yerlerde birazcık oraya özgü, fabrikasyondan uzak şeyler tatmak oluyor. Heybeliada'da bunu fazlasıyla bulduk ve çok hoşumuza gitti.

Mola sonrasında bolca fotograf çekme şansı bulduk. Bu adanın bir özelliği de, Deniz Lisesi'ni ve diğer askeriyeye ait alanları barındırması. Deniz Lisesi, biraz yukarısında oldukça kötü durumda ve çoğunlukla boş olan askeri lojmanlar, ve en tepede askeri gazino adanın iskelenin solunda kalan kısmını tamamen kaplıyor. Askeri tesislerin arkasında kalan güzel manzarayı fotograflamaya çalıştığınızda uzaktan düdükle uyarılıyorsunuz, ona göre. :)

Deniz Lisesi

Heybeliada sokaklarını bolca arşınladıktan sonra haliyle acıktık ve Büyükada'daki fiyasko ile karşılaşmamak adına düzgün bir lokanta aramaya koyulduk. Çok geçmeden, Çat Kapı adlı, ev yapımı köfte ve mantı yapan bir aile işletmesi bulduk, iyi ki de bulduk. Ayıptır söylemesi yediğimiz köfte de, pilav da, kızarmış patates de bize adadaki bir eve misafir olmuşuz hissi yaşattı. Burayı da listemize ekledik.

Akşama doğru hava iyice bozdu ve biz üşüdük. Dentur iskelesinin karşısındaki şirin bir kafede birer fincan çay içip ısındıktan sonra Büyükada'dan yola çıkacak vapurumuzu beklemeye başladık. Vapur geldi ama maalesef standart bir metrobüs gibi geldi; dop dolu! Haliyle Heybeliada'dan Kabataş'a kadar, vapurun durduğu Kınalıada ve Burgazada'dan aldığı yolcularla artan bir kalabalıkta ve ayakta yolculuk yapmak zorunda kaldık. Bu duruma düşmemek için en mantıklı yol, Dentur'un teknelerini kullanmak. Şehir Hatları vapurlarında kişi başı ücret 4.40 TL iken Dentur teknelerinde 6 TL ama hiç değilse rahat yolculuk şansınız var.

Böyleyken böyle. Keşmekeşe teslim olmamış olması ve otantik mekanlarıyla Heybeliada'yı daha çok sevdik biz. Havalar ısınınca rakı-balık için yeniden gitmek planlarımız arasında. :)