Festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2020 Pazar

Geçmiş Günler Geri Gelecek

Yazıya girişmeden önce son günlerde çok sık dinlediğim ve mutlu hissetmemi sağlayan şu eseri iliştireyim. Güzel günleri anımsatıyor.



48. gün olmuş bugün, bütün hayatım evde geçiyor. İş evde, iş sonrası sosyallik de evde, her şey evde. Evden çalışma düzeni sonrasında ofistekinden daha çok yorulduğumu görüyorum. Ofisteyken verilen molalar ve öğle yemeği aralarını evde tam anlamıyla uygulamayı becerememem bir yana, sürekli beliren son dakika işleri ve yetiştirilmesi gereken büyük işler de bu düzensizliğe eklenince geride kalan haftalarda yorucu günler geçirdim diyebilirim.

Avantajları yok mu, var elbet.
Enerjinizi emen, bakışlarıyla insanı esneten "toplumsal kötülük ruhları"ndan uzak (bu tanımı için Italo Calvino'ya minnettarım) çalışmak verimimi bir tık yukarı çıkardı sanki. Öyle görünüyor ki Mayıs ayı da günleri sayarak evde geçecek ve günlük açıklanan sayılara bakarsak Haziran itibariyle ofis hayatı tekrar başlayacak.

Son yazıyı yazalı 3 hafta olmuş, geride kalan günlerde bol bol kitap okudum. Okuma tempomu artırdım diyebilirim.
Sevdiceğin hediyesiydi, Gabriel Garcia Marquez'den "Kırmızı Pazartesi"yi bir solukta okuyup bitirdim mesela.

(Kitap hakkında Goodreads'e kısa bir yorum bıraktım, okumak isterseniz tık) 

Fazla ciltli kitabım yok kitaplığımda, çoğunlukla fiyatı nedeniyle almaya yanaşmıyorum ancak böyle bir kitabın varlığından sevdiğiniz kişiyi haberdar ederseniz, günün birinde karşınıza hediye olarak çıkabiliyor. :) Can Yayınları harika bir iş çıkarmış; kırmızı cildi, içindeki kalın kuşe kağıdın mis kokusu derken, kitaplığın baş köşesine yerleşen kitaplardan biri oldu benim için.

Kişisel ilgi alanlarımdan Köy Enstitüleri'yle ilgili zamanında aldığım bir kitabı okudum. İş Yayınları bu anlamda çok güzel eserlere sahip, gerek internetten gerek kitapçılarından (Kadıköy'deki kitapçısı burnumda tütüyor) çok zengin eserler edinilebiliyor.


Bu eserler arasından "Köy Enstitüleri Dünyasından Hasan Ali Yücel'e Mektuplar" isimli kitabı okudum en son. Kitap, Yücel'in "bazı" nedenlerden ötürü bakanlıktan ayrılması sonrasında kendisine gönderilmiş mektuplardan oluşurken kitabın geneline hakim sitem havası ve bir miktar da hayal kırıklığı gelecek günlerin daha o yıllardan işareti olmuş gibi.

Kişisel görüşüm, bu ülke kepenklerini 1950 yılında kapattı ve o zamandan beri "zararına satışlar"la tencereyi kaynatmaya çalışıyor ancak gördüğümüz gibi, nafile.

Yeni favori film platformumuz Mubi sağ olsun geçtiğimiz günlerde hem geçmiş yılların Istanbul Film Festivali seçkilerinden, hem de auteur serilerinden birçok film izleme şansı yakaladık. Üstüne bir de sevdicekle aramızda geçen bir festival anısından 1 yıllık üyelik kazandık ki, anının böyle bir şey ile taçlanması mıdır, kelebek etkisi midir, karar veremiyorum. Hali hazırda 3 aylık üyeliklerimiz vardı ikimizin de, bunu çeyiz olarak attık kenara. :D


Bunlar haricinde günler dışarıdaki her şeyi özlemekle geçmeye devam ediyor, en çok da el ele yapılanları. 

Sağlıklı ve bol güneşli günler. 

10 Nisan 2020 Cuma

Karantinalı Günlerden Merhaba

Blogun tozunu almaya geldim.


"Görmediğimiz bir bu kalmıştı" listelerinden karantinayı da çıkardık. Bir sonraki bölümde deniz ikiye ayrılıyormuş diyorlar. 

16 Mart akşamından bu yana dış dünyayla minimum temas kurarak ve market alışverişlerinin arasını uzatabildiğimiz kadar uzatarak (bugün evden çıkmayışımın 7. günü) nereden geleceği belli olmayan hain bir virüse karşı ayakta kalma mücadelesi veriyoruz. 

Kazancını dijital işlerden sağlayan bir ofis olarak evden çalışma düzenine geçmek neyse ki umduğumuzdan geç olsa da güç olmadı; yaklaşan tehlikeyi umursamadan sokaklarda fink atanların dehşet saçtığı günlerde işe gidip gelme telaşı yaşamadan evlere kapanabildik. Ne mutlu ki evden çalışma düzenini sorgulatmayacak kadar da sorunsuz ilerliyor her şey.

Yine de bu düzende işlerimin normalden çok artması, işim gereği takip etmek ve raporlamak zorunda olduğum konuların anahtar kelimesinin "ölüm" olması, evden çalışsan da gün içinde korkudan alt tarafı 10-15 dakikalığına bile dışarı çıkamamak, her market alışverişi sonrasında önce akla sonra da boğazıma yerleşen "virüs kaptım mı yoksa?" ağrısı ve en çok koyanı da, sevdicekle bir mesai sonrası apar topar vedalaşıp bugünle birlikte 25 gündür görüşememek psikolojimi her geçen gün biraz daha yıpratıyor. Bu süreçte teselli bulduklarım; ailelerimizin sağlığı yerinde ve birçok kişinin yaşadığı işten çıkarılma ya da uzun süreli ücretsiz izin kabusunu yaşamadan hayatımızı sürdürüyoruz. 

Bu #evdekal günlerinde evvel ezel çok düşkün olduğum distopya temasına da bakışım bir parça değişti çünkü kendimi de bir distopya senaryosunun içindeymiş gibi hissettim. 


Her an hastalığa yakalanma korkusu, market reyonlarının özellikle ilk vakalardan sonra adeta talan edilmesi ve en çok iç acıtanı da sevdiklerinin hastalanma ihtimali derken ben soğudum bu distopya fikrinden biraz arkadaş. Yine de konuya düşkünlüğüm beni bu süreçte bir parça da olsa soğukkanlı olmaya ve bazı şeyleri öngörüp harekete geçmeye itti, bu konuda kendimle bir parça gurur duymuyorum desem yalan olur. Bu konuda bugüne kadar izlediklerim, okuduklarım ve oynadıklarım geçmişte macera hissi yaratırken artık endişe ve her an tetikte olma hissi yaratıyor. 

Sabahtan akşamüstüne kadar çalıştıktan sonra neler yaptığımıza gelecek olursak, boş zamanımızın çoğu film, dizi ve kitap ekseninde geçiyor. 
Netflix her an cepte duran bir seçenekken Nisan itibariyle bir de Mubi'ye üye olup, arayıp da bulamayacağımız birbirinden harika filmleri izleme şansı bulduk. Özellikle sinemada ya da internette denk gelmenin imkansıza yakın olduğu, ancak film festivallerinde "Ustalara Saygı" ya da bağımsız sinema kategorisinde rastlayabileceğiniz, alanında uzman kişilerce hazırlanmış seçkilere bayıldık diyebilirim. 


Kitap konusunda kendi adıma konuşmam gerekirse, film ya da diziye kafanın kalmadığı mesai günlerinde akşamları kitap okumak çok iyi geliyor. Bu dönemde okuma tempom fena değildi açıkçası, anı, kısa öykü, novella, roman gibi farklı türlerde birbirinden güzel kitaplar okudum. Geçtiğimiz aylarda Enpara ve Kidega'nın kampanyasından sıklıkla faydalanmak bu dönemde meyvelerini veriyor, pek kitap sıkıntısı çekmiyoruz. :)

Bu yazının ardından, son dönemde okuyup çok etkilendiğim bu kitap hakkında da düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. 


Hobilerimizden biri de ukde biriktirmek mesela, çok güzel biriktiriyoruz. Hayat normale dönünce yine binlerce vapur fotografı çekmek, gitmeyi sevdiğimiz yerlerin yolunu aşındırmak, güzel bir rakı sofrası kurmak, Filibe Köftecisi'nde 1.5 köfte ve soğanlı piyaz söylemek, Petra'da okkalı birer kahve içmek (sevgilimin fotograf almasını sabırla bekleyeceğime söz veriyorum), limonlu cheesecake yemek, sözün özü; vazgeçemediğimiz ve bizim için ritüel halini alan rutinlerimize geri dönmek. En önemlisi de yine el ele ve birlikte saatler geçirmek. Özgürlüğümüzün kısıtlanmasını hiç sevmedik hiç. 

Şimdilik bu kadar, saat 18:00'i geçmiş, bir mesai haftasını daha yemişim, yazıyı yazarken azıcık da karnım acıkmış. 
Sağlıklı günler diliyorum. 



30 Aralık 2016 Cuma

Almanak 2016

Tıklanma rekorları (!) kıran 2015 yayınımın ardından gelen yoğun baskılara dayanamayarak 2016'nın seceresini döktüğüm bu almanağı siz değerli okurlarımla paylaşmaktan mutluluk duyarım!

Cihan bu yıl hangi filmleri izledi, hangi tiyatrolara gitti, üstüne su sıçratan hangi belediye otobüsü şoförüne hangi okkalı küfürleri savurdu? Hepsi ve daha fazlası bu almanakta!

Ocak:
[Sergi] Istanbul Modern
[Kutlama] Sevdiceğimin yaş günü. :)
[Tiyatro] Kısasa Kısas [Şehir Tiyatroları)
[Sinema] The Hateful Eight
[Sinema] The Revenant (Diriliş)

Şubat: 
[Festival][Sinema] IF Istanbul 2016 kapsamında Serçeler (Drestir) ve Yeniden Başla! (Demolition) adlı filmleri izledim.
[Gezi] Sapanca-Maşukiye-Kartepe
[Müze] Deniz Müzesi
[Tiyatro] Ferhangi Şeyler (Ortaoyuncular)

Mart:
[Sinema] Batman vs. Superman
[Konser] The Dears @ Salon IKSV

Nisan: 
[Konser] Ane Brun @ Salon IKSV
[Festival] [Sinema] Uluslararası Istanbul Film Festivali kapsamında Florida, Apartman Hikayeleri, Hitchcock / Truffaut, Ben Belfast'ım, Aziz Jan, Bir Kadın Bir Erkek, Şehrin Şarkısı ve Brooklyn adlı filmleri izledim.
[Müze] Milli Saraylar Resim Müzesi
[Kutlama] Kısmet 1 yaşına bastı! :)

Mayıs:
[Festival] [Tiyatro] Istanbul Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledim.
[Gezi] Poyrazköy'de fotograf turu.

Haziran:
[Konser] Sigur Ros @ Zorlu Psm
[Sinema] Belgica
[Sinema] Me Before You
[Gezi] Anadolu Kavağı'nda fotograf turu.
[Kutlama] Kedim Kısmet ile bir yılı devirmemiz. :)

Temmuz:
[Sinema] The BFG
[Sinema] Remember
[Sinema] Jason Bourne
[Sinema] Our Kind Of Traitor
[Gezi] Emirgan'da piknik.

Ağustos:
[Sinema] Cafe Society
[Gezi] Kuzguncuk'ta fotograf turu.
[Kutlama] Hayatımın en güzel doğum günü kutlaması. :)
[Kutlama] Sevdicekle birinci yılımız. :)

Eylül:
[Gezi] Büyükada'da fotograf turu.
[Müze] Koç Müzesi
[Sinema] Kalandar Soğuğu
[Sinema] Magnificent Seven
[Sinema] Sully

Ekim:
[Tiyatro] Torun Istiyorum (Moda Sahnesi)
[Sinema] Tschick - Goodbye Berlin
[Gezi] Burgazada'da fotograf turu.
[Gezi] Geleneksel Ağva gezimiz. :)
[Sinema] Little Men
[Festival] [Sinema] Filmekimi 2016 kapsamında I, Daniel Blake, American Pastoral, Swiss Army Man, Frantz ve Three Generations adlı filmleri izledik.
[Festival] Istanbul Kahve Festivali
[Tiyatro] Profesyonel (Devlet Tiyatroları)
[Sinema] Miss Peregrine'in Tuhaf Çocukları
[Sinema] Inferno
[Sergi] Foto Istanbul - Dur ve Bak!
[Sinema] Jack Reacher - Never Go Back

Kasım:
[Sinema] Julieta
[Sinema] Arrival
[Tiyatro] Ivan Ivanoviç Var Mıydı Yok Muydu? (tiyatroadam)
[Tiyatro] Aldatma (Şehir Tiyatroları)
[Sinema] Albüm

Aralık:
[Tiyatro] Erkek Parkı (Devlet Tiyatroları)
[Konser] Emiliana Torrini @ Salon IKSV
[Sinema] Allied
[Sinema] Rogue One: A Star Wars Story
[Tiyatro] Hayal-i Temsil (Şehir Tiyatroları)

24 Mayıs 2016 Salı

Olan Biten

Son yazımı yayınladığım 19 Nisan'dan bu yana nasıl bir kafayı toparlayamamaysa artık, üstünden bir ay geçtikten sonra bu yazıyı ancak yazabiliyorum.

En son, yeni sahip olduğum 135mm'lik lensi deneyeceğimi yazmıştım; denedim. Bol bol denedim hem de. Keskinliği ve bokehleri beklentilerimi fazlasıyla aştı. Sevdicekle fotograf gezilerine çıkarken yanımdan ayıramadım.


Tam bu lensle fotograf çekmenin keyfine varmışken çok sürpriz bir biçimde Canon'un 50mm f/1.4 SSC lensine elimdeki 50mm'yi üstüne cüzi bir miktarla takaslayarak sahip oldum. Bu aralar gözdem oldu desem yeridir. Düşük ışık ve yakın çekim rahatlığı, 135mm lensimden dahi keskin fotograflarıyla hastasıyım.


Açıkçası 50mm ve diğer dar açılı lensler eski Zenit deneyimimden bu yana bende önyargı oluşturmuşlardı. Yakalamak istediğin kare için yerini değiştirmek zorunda olmak, yaklaşamamak, detayları yakalayamamak gibi nedenlerden ötürü ilk fırsatta bir 28-70mm lens almıştım. Ancak zamanla prime lenslerin keskinliği ve özellikle portre çekimlerini zevkli hale getirmeleri fikrimi değiştirmeme sebep oldu. Ayrıca yakın zamanda okuduğum bir fotografçılık kitabının da hakkını vermem gerek; hem ufkumu açtı, hem de doğru bildiğim yanlışlardan kemikleşmeden dönmemi sağladı.


Kitap, hem tanınmış fotografçılardan küçük ipuçlarıyla, hem de ünlü fotograflarda kullanılmış tekniklerden bahsetmesiyle amatör fotografçılığa gönül verenler için ideal bir başlangıç rehberi. Bunun bir de portre fotografçılığı için olanı var ancak sanırım henüz Türkçe'ye çevrilmedi, raflarda göremedim.

Filmlere gelince; sevdicekle bir süredir müthiş bir fiyat performans ürünü olan Fuji Superia filmleri kullanıyoruz. Maalesef, hem film aldığımız hem de tab ettirdiğimiz fotografçımız elindeki stokların tükendiğini söyledi ve yıkıldık. Elimizde halen 14-15er adet mevcut ancak yerlerini kolay kolay doldurabileceğimizi sanmıyorum. Arayışlardayız. :( 

Mayıs başında bir anlık hevesle, hazır filmim de yeni bitmişken bir tane Kodak Ektar alayım dedim. Superia filmlerden 7-8 kat pahalı olması haliyle kendisinden beklentimizi epey yükseltti. Sonuçları çok beğendim, güneşte parlayan renkleri, bilhassa kırmızı tonları birkaç kat daha parlatan, neredeyse grensiz bir film. Ancak pahalı ve Superia'dan vazgeçmemize sebep olacak kadar müthiş değil. İleride belki yine kullanırım. 


Nisan ayında İstanbul Film Festivali çok hoştu, bir sonraki hafta Resim Müzesi'ni ziyaret edip Ayvazovski'ye hayran kaldık. Mayıs ayının başında Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledik ve çok beğendik, elimizdeki diğer iki oyun biletini ise daha cazip planlar sonucu yaktık. :) Mayıs ayı fotograf açısından oldukça verimli geçti. Yeşilköy, Çengelköy, Kandilli, Burunbahçe, Poyrazköy semtlerinde bolca vakit geçirip hem güzel havanın tadını çıkardık hem de bolca fotograf çektik. Güzel havaları çok özlemişiz. 

İnsanın sevdiğinin aynı zamanda en iyi arkadaşı haline gelmesi çok güzel şeymiş. Hayatımda ilk kez tattım bu hissi sayesinde. On aydır tanıdığım, dokuz aydır da sırılsıklam aşık olduğum kadının hayatımda kapladığı yer büyüdükçe içimi tarifsiz bir mutluluk kaplıyor. Yol arkadaşı, sır küpü, dert ortağı, ruh ikizi; O'ndan bahsederken birbirinden ayıramayacağım tanımlar bunlar. Bu gece bu yazıyı Kanlıca'daki geleneksel haftaiçi buluşmamızın üstünden iki saat sonra yazıyorsam, tamamen bana verdiği pozitif enerjiden. Biraz bundan bahsetmek istiyorum.

Her hafta, genellikle Çarşamba günleri Eminönü'ne gidiyorum. Beni Kanlıca'ya ulaştıracak iki vapurdan biri 17:50'de, diğeri 18:40'ta kalkıyor, artık hangisine yetişirsem. Erken gitmişsem, banyo ve baskı için önceden bıraktığım filmim de varsa Sirkeci'ye uğruyorum. Fotografçıdaki tonton amcayla hoşbeş edip fotografları alıyorum. (Bana şu koca şehirde ismimle hitab eden ve beni her daim güleryüzle karşılayan tek esnaf olduğundan kendisini çok seviyorum.) Bazen aynı gün içinde daha erken gidip önce filmleri bırakıyor, 1-2 saat boyunca kah Hayyam Çarşısı'nda, kah Doğubank'ta dolanıp, esnafı boş yere meşgul ediyorum. Canım dolanmak istemezse de ya bir kafede sıcak birşeyler içiyorum, ya da Sirkeci Garı'nın içindeki banklarda oturup kafa dinliyorum. 


Vapur saati geldiğinde asıl zevkli kısım başlıyor. Hava açık kısımda oturulamayacak kadar serinse içerde cam kenarında oturup çay eşliğinde yanımdaki KAFA dergisini okuyorum. KAFA dergisini sadece vapurda okumak bütün bu ritüelin bir parçası. O esnada serviste dönüş yolunda olan sevdiceğe dergiden hoşuma giden bölümlerin fotograflarını çekip yolluyorum. 
Hava güzelse açık kısımda oturuyorum ve güzel fotograflar yakalamaya çalışıyorum. İlk zamanlarımda vapurun Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy-Bebek tarafında otururken, şimdilerde Anadolu Yakası'na bakan tarafa konuşlanıyorum. Huzur veren bu yolculuk yaklaşık 50 dakika sürüyor, sonra vapur Kanlıca'ya yanaşıyor ve kavuşuyoruz. 

Kanlıca, Mayıs 2016

Boğaz manzarasına acıbadem kurabiyesi ve çay eşlik ediyor. Yanımda getirdiğim fotografların kritiğini yapıp birbirimize çektiğimiz fotograflardan hediye ediyor, yine yanımda taşıdığım tabletle haftasonu için plan yapmaya koyuluyoruz. Zamanla oluşturduğumuz bu rutin git gide kemikleşiyor ve hatta kimi haftalar birden fazla kez tekrarlıyor, İstanbul'un ayrı yakalarında yaşamanın yarattığı hasreti bir nebze de olsa azaltıyor.

Uykum geliyor, deniz havası fazla iyi gelmiş sanırım. :)

18 Nisan 2016 Pazartesi

Film Festivali Haftası ve Karışık Kumpir Tadında Olup Bitenler

Son yazıyı yazmamın üstünden nasıl olur da 10 gün geçer anlamadım gitti. Anlaşılan bir hayli hareketli bir hafta olmuş.



Uzun zaman sonra tekrar Istanbul Film Festivali'nde değişik değişik filmler izlemek çok hoştu. 30'a yakın filmi beğenip, sonra bunları zaman çakışmaları ve imkansızlıkları yüzünden 10'a indirip, en sonunda 8'ine gitmek yazıyı yazmakta olduğum şu an itibariyle kendime gülmeme sebep olsa da yine de kendi açımdan tatminkar bir festival oldu diyebilirim.

Bu seneki festivalde dikkatimi en çok çeken şey, salonların çoğunlukla boş kalmasıydı. Bunda geçtiğimiz aylarda yaşanan bombalı saldırıların büyük payı olduğuna inanıyorum, lakin geçtiğimiz yıllarda hafta içi erken saatlerdeki filmlere bilet bulmak dahi zordu; bu sene filmden 10 dakika önce salon önü gişeden bilet satıldığına çokça şahit oldum. İnsanların zevklerinden/tutkularından can korkusu yüzünden vazgeçmek zorunda kaldıklarını görmek çok üzücü.

Bu seneki festivalde;

Otto Preminger'den "Aziz Jan"'ı seyretme fırsatı yakaladım ki bu film benim sinemada izlediğim ilk siyah beyaz film oldu aynı zamanda. Hem İtalyan Kültür Merkezi'nin salonunu da görme şansı yakalamış oldum. (Çok güzelmiş)

Üç Fransızca film seyrettim.
Biri "Florida"'ydı. Antidepresan kuşağındaki (!) film hüzünlü hikayesiyle zaman zaman iç burksa da başroldeki Mösyö Rochefort'un performansı muazzamdı. Yaşlı oyuncuların başrolde olup sürüklediği filmlere bayılıyorum.
Diğeri "Bir Kadın Bir Erkek"'ti. Son derece eğlenceli diyaloglara sahip bir filmdi. Yılların İskoçyalı'sı Christopher Lambert'i kadayıf görmek üzse de abimizin bakışları sertliğinden bir şey kaybetmemiş. Film sonlara doğru çok fena bir biçimde "Issız Adam"'a dönüştü, sevdicekle dalgasını yaparken çokça eğlendik.
Üçüncü film Türkçe'ye "Apartman Hikayeleri" olarak çevrilen, ancak orijinal adı "Asphalt" olan (ne alakası var??) bir filmdi. Festivalde izlediklerim arasında en eğlencelisi buydu, oldukça absürd olaylara gebe olan, iletişim krizleri bol bir filmdi.

Bilet aldığım her Istanbul Film Festivali'nde illa ki Irlanda veya Ingiltere'de geçen, ya da bu iki ülkenin yakın tarihine ışık tutan bir film izlemişim. Bu alanda yakaladığım istikrarı bu seferkinde de bozmadım.
"Brooklyn" 1940lar'ın Cobh (Irlanda) ve Brooklyn (Amerika) şehirlerinde geçen, çok tatlı bir dönem filmiydi bana göre. Başrolündeki Saoirse Ronan bende ciddi anlamda atanmayı bekleyen Kate Winslet izlenimi yarattı, umarım yolu açık olur.
Ingiltere'de geçen "Şehrin Şarkısı" ise beklemediğim ölçüde etkilendiğim, 2011'in Ingiltere Ayaklanmaları'nı baz alan bir filmdi. Festivalde izlediğim, konusu en ağır film buydu. Tavsiye ederim.

Belgesel kuşağından iki film seyrettim. Bunlardan ilki "Hitchcock / Truffaut" idi. Bu film/belgesel sayesinde Alfred Hitchcock'un önceden bilmediğim yönlerini keşfettim ve usta yönetmene ciddi anlamda hayranlık duydum diyebilirim. Filmlerinde dikkat etmediğim ya da benzer bakış açısıyla değerlendirmediğim birçok detayı da keşfetmiş olarak filmden keyiften dört köşe ayrıldım.
Belgesel kuşağında izlediğim ikinci film/belgesel "Ben Belfast'ım" oldu. Bu yapımda da Kuzey Irlanda'nın Belfast özelinde 70ler'de yaşadığı kanlı bağımsızlık mücadelesi ve şehrin zaman içinde geçirdiği sosyal, kültürel ve ekonomik değişimler ilginç bir şekilde ifade edilmişti. Düz bir belgeselin ötesine geçmesi çok hoşuma gitti.

Sevdiceğin yıllık iznine denk getirdiği film festivalini işte böyle, bir haftada bitirmiş olduk. Festival bahanesiyle bol bol gezip fotograf çektik, yedik, içtik hoş geçtik. Havaların güzel olması da açık havanın tadını çıkarmamızı sağladı. Araya bir de arboretum sıkıştırabilsek harika olacaktı, onu da daha güneşli bir aya bıraktık.

Bu hafta güzel bir okuma hızı yakaladım. Kuruluşunun 76. yıldönümünün anıldığı geçtiğimiz günlerde tesadüfen Can Dündar'dan "Köy Enstitüleri"'ni bir akşamda bitirdim, şimdiyse Cihangir'in dününü ve bugününü anlatan "Azıcık Cihangir" adlı bir kitabı okuyorum, bu da kısa sürede bitecek gibi; yazarın semtin geçmişinin bir parçası olmuş insanların anılarına birinci ağızdan bolca yer vermesi çok hoşuma gitti.

Bir kaç ay önce blogda yayınladığım okuma listesine tamamen uyabileceğimi sanmıyorum; sahaf ya da kitapçılarda bakınırken birkaç ilgi çekici kitap buldum ve onlara başladım,  sonra listedeki birkaç kitabın yazarına uyuz olduğum için o kitapları çıkardım falan. Blogun içişleri karışık anlayacağınız.

Canım bol bokehli fotograflar çekmek istiyor, bu sebepten dolayı bir iki gündür 135mm'lik lenslere kafayı takmış durumdayım. Sevdicekle birer filmimiz banyo ettirilmeyi bekliyor, hafta içinde yolum Sirkeci'ye düşerse o bahaneyle Hayyam Çarşısı'nı bir kurcalayasım var. :)

Böyleyken böyle, bu gecenin programı: İstiklal Marşı ve kapanış.

27 Aralık 2015 Pazar

Almanak 2015

Cihan bu yıl hangi filmlere gitti? Hangi oyunları oynadı, hangi müzeleri gezdi? Hepsi ve daha fazlası bu mini almanakta!

Ocak - Mayıs: kayda değer bir şey yok.

Haziran: kedim Kısmet'i sahiplendim.

Temmuz: sevdiceğim B. ile tanıştım.

Ağustos:
[Sinema] Görevimiz Tehlike 5 (Mission Impossible: Rogue Nation)
[Sinema] Insanlıktan Uzakta (Far From Men)

Eylül: 
[Sinema] U.N.C.L.E.
[Müze] Beylerbeyi Sarayı
[Konser] Kalben & Angel Olsen @ Saloniksv
[Müze] Pera Müzesi -  Günümüz Imgeleri Sergisi (Images of Our Time)
[Festival] 9. Beyoğlu Sahaf Festivali

Ekim:
İşten istifa ettim.
[Konser] Soley @ Saloniksv
[Festival] [Sinema] Filmekimi 2015 kapsamında Gençlik (Youth), Bayan Amerika (Miss America), Mantıksız Adam (Irrational Man), Yeni Ahit (The Brand New Testament), Knight Of Cups, Carol ve Saul'un Oğlu (Saul fia) adlı filmleri izledim, Annem (Mia madre) ve Son Efsane adlı filmleri ise kaçırdım.
[Gezi] Ağva'ya gittim.
[Tiyatro] Ayak Takımı Arasında (Şehir Tiyatroları)
[Müzikal] The Tiger Lillies Perform "Hamlet"
[Müze] Sakıp Sabancı Müzesi - ZERO Sergisi
[Konser] Belle & Sebastian @ Volkswagen Arena
[Müze] TÜRVAK Sinema & Tiyatro Müzesi
[Sergi] Istanbul Fotograf Galerisi - Lomografik Dokunuşlar Sergisi
[Sinema] Mustang

Kasım:
[Konser] Iron & Wine @ Babylon Bomonti
[Sinema] 007: Spectre
[Sinema] Marslı (The Martian)
[Bale] Afife (Devlet Opera ve Balesi)
[Müze] Türkiye İş Bankası Müzesi
[Sinema] Ali Baba ve 7 Cüceler
[Konser] Kalben @ Levent Kanyon

Aralık:
[Festival] [Sinema] Randevu Istanbul Film Festivali kapsamında Deney (Experimenter) adlı filmi izledim.
[Sinema] Macbeth
[Müze] Pera Müzesi - This Is Not A Love Song Sergisi
[Konser] Palmiyeler & Jacco Gardner @ Saloniksv
[Sinema] Steve Jobs
[Sinema] Star Wars Episode VII: The Force Awakens
[Sinema] Sakin Batı ( Slow West)
[Tiyatro] Hizmetçiler (Bakırköy Belediye Tiyatroları)
[Sinema] The Lobster