Bu yazıyı okumanız tahminen 3 dakikanızdan fazlasını almayacak, kalanında hayallere dalabilmeniz için aşağıdaki parçayı uygun gördüm.
Evden çalışma düzeni 60 küsür günü geride bıraktı, Haziran'la birlikte 75 gün olacak. İNANAMIYORUM! 2 Aydır önceden yaptığım her şeyi unutmuş olmanın verdiği iç sıkıntısı bir yana, özlemeye başladıklarım da artık yavaş yavaş sarsmaya başladı. Beklentimin aksine yoğun geçmeye devam eden iş temposu günleri harala-gürele geçirirken çalışmadan arta kalan zamanda film-dizi-kitap kutsal üçlemesi harici herhangi bir şeye konsantre olamadığımı söylemem gerek.
Önceki yazılarda çok kısa değindiğim deri işlerine evden çalışmaya başladığım günden bu yana elimi sürmedim mesela. Fena gitmiyordum o konuda, Instagram'ını aktif idare ediyordum, güzel ürün fotografları çekiyordum, tam bir şeyler olabilecekken bütün düzeni bozuldu mesela, hayat biraz olsun normale dönerse sonrasına bakacağım. Var aklımda bir iki model. İş çıkışları Beyazıt'a koşturmayı özledik. Abdullah Amca seviliyorsun.
Dışarıda geleneksel yemeklere yumulmayı çok özledim mesela. Virüs kapmaktan korkmasam yerken görenlerin, "oha lan ayıya bak" derecesinde şaşıracağı ölçüde özlediğim yemekler var mesela, isimlerini burada tekrar anmak istemiyorum.
Fotoğraf çekmeyi de çok özledim mesela, bunu sanki önceki yazılarda da tekrarlamıştım. Olsun. Makinayı boynuma takıp sokakları arşınlamayı özledim, bunun acısını çok fena çıkaracağız sevdicekle, filmli dijitalli hem de, iki koldan saldıracağız. Film demişken, önceki yazılarda elimdeki ihtiyaç fazlası filmleri elden çıkarmak istediğimi söylemiştim, dediğimi yaptım. Mart öncesi bayağı bir film sattım; elden, kargodan. Şimdi elimde 2 kutu falan Fuji Superia kaldı, onlar için de son 1 aydır bir mesajlar geliyor şaşıp kalıyorum. Tam bir "bit pazarına nur yağdı" durumu. Artan kurlar sonrasında film fiyatları mı zamlandı nedir, benim filmler bir anda talep patlaması yaşamaya başladı. Başladı da, filmler ofiste dolabımda duruyor, onu n'apıcaz? Kısacası satışlara zorunlu olarak ara verdim.
Uzun uzun yürümeyi özledim. Sevdicek yanımdayken bir yandan konuşurken, etraftaki herhangi bir şeyle dalga geçerken ya da havanın keyfini çıkarırken, dinlenme noktası bildiğimiz ve sevdiğimiz bir kahveci olan gezintileri özledim. Geçenlerde Instagram'da keşfette dolanırken bir kahve dükkanına denk geldim yurt dışından. Ama nasıl Kadıköy'deki Coffee Manifesto'ya benziyor cepheden anlatamam. Dayanamadım post altına mention attım sizin dükkanı İngiltere'ye taşımışlar diye sdfg. Cevap da verdiler sağ olsunlar, o sokaktaki bitmeyen kalabalığı kahve eşliğinde izlemeyi de özledik.
Kahveden söz açmışken, 2 aylık dönemde 3 farklı yerden kahve siparişi verdik. Kahve Dünyası'nı denedik, zar zor teslim edildi, tat olarak dükkanlarından aldığımız çekirdeklerle alakası yoktu, beğenmedik. Elendi.
Sonra Kahve.com'u keşfettik, burada hedefi tutturduk. Güzel bir Honduras kahvesi bulduk, kargosu da 1 günde geldi, mutlu etti açıkçası.
En son Coffee Sapiens'ten sipariş verdik, buradaki kahveler de fiyat performans açısından güzeldi, üzmediler diyebilirim. Bugün yine Kahve.com'dan sipariş verdim bakalım, umarım çabucak ulaşır.
Coffee Sapiens'ten son aldığım Kolombiya kahvesinden 1 içimlik kalmıştı, onu kalınca, kaya tuzu gibi çektim Cold Brew yaptım bugün, yarın öğlen bu yılın soğuk kahve siftahını da yapacağım bakalım. Soğuk kahveyi sabahları evde hazırlayıp, termosa koyup işe götürmeyi, öğlenleri yemekten dönünce sevdicekle keyifle içmeyi de özledim bak.
Geçenlerde bir kitap alışverişimiz oldu Kidega'dan, geçenlerde diyorsam 30 Nisan. :) 16 Mayıs'ta teslim edildi. Üstelik en uzunu 2 gün olan tedarik süreli kitaplardı. Hayal kırıklığı oldu Kidega maalesef. Yılbaşı öncesi alışverişte de benzer durum yaşamıştık, bunda da durum değişmedi. Geçtiğimiz günlerde Enpara kampanyaları da sona erdi, sanırım vedalaşma vakti geldi kendileriyle.
Durumlar üç aşağı beş yukarı böyle. Her geçen gün sabır azalırken sinir katsayısı artıyor. Uzun telefon görüşmeleriyle görüntülü aramalar hasreti bir nebze olsun dindirse de şöyle sıkı sıkı sarılmanın hissini veremiyor.
Ekim ayının hareketli geçeceği besbelliydi ancak 30 güne o kadar çok şey sığdı ki ben, biz, kısaca bu yazıda bahsedilen herkes bu duruma çok şaşırdı.
Benim bolca boş zamanımın olması ve sevdiceğin yıllık iznini adeta ceza sahasına yapılmış bir muz orta edasıyla ayın ilk günlerine denk getirmiş olması, geçecek güzel günleri müjdeliyordu. :)
Ayın ilk gününde Moda Sahnesi´nde kendi adımıza tiyatro sezonunu açmış bulunduk. Oyunumuz "Torun Istiyorum" idi, günümüzde geçmemesine, hatta kültürümüzde hiç olmayan öğeler de barındırmasına rağmen değindiği, hatta günümüze dair taşladığı konular tiyatronun evrenselliğinin ispatı gibiydi. Samimi oyunculukların yanı sıra konusuyla da kesinlikle izlemeye değer bir oyun olduğunu düşünüyorum. Oyunun Yozgat şiveli papazı içinse ne desem az. :)
Oyun öncesi pasaj içindeki sahaflardan birinde bulduğum kitaplardan da önceki yazıda bahsetmiştim. :)
Moda Sahnesi´nin üzerimizdeki güzel etkisi geçmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi yine burada, bu defa Başka Sinema sayesinde bulduk.
Orijinal adı "Tschick - Goodbye Berlin" olan "Elveda Berlin" adlı bu filme kelimenin tam anlamıyla bayıldık. Alman sinemasının hastası bendeniz ve Fatih Akın hayranı sevdicekten de daha azı beklenemezdi zaten.
Ertesi gün için herhangi bir plan yapmamışken birden Burgazada´ya gidesimiz geldi ve kendimizi son dakikada ada vapurunun içinde buluverdik. Günlerden Pazartesi olması yüzünden çokça merak ettiğim Sait Faik Müzesi´ni ziyaret edemedim ancak sakin ada sokaklarında huzurla dolanma ve fotograflar çekme imkanı bulduk.
Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Burgazada´ya ilk gelişimdi bu, adaları büyükten küçüğe ziyaret ettiğimizden her yeni ada gezisinde öncekinden daha sakin bir ada ile karşılaşmak ilginç oluyor. Burgazada ile ilgili dikkatimi en çok çeken şey içinde oturulmayan evleri oldu. Ada ciddi ciddi hayalet bir kasabayı andırıyor. Sokaklarında insan yok, evlerinde insan yok, iki kafesinden biri kapalı, gözden düşmüş bir yer gibi adeta. Büyükada ve Heybeliada´da olduğu gibi burada da iskele boyunca içkili restoranlar bulunuyor. Eğer kalabalıktan uzakta, huzurla birşeyler yiyip-içip manzaranın tadını çıkarmak istiyorsanız diğer iki adadan da iyi bir seçenek olacaktır bence.
Ada gezisi kesmemiş olacak ki ertesi gün kendimizi Ağva´da bulduk.
Ömrümün kalanında dünyada gezmediğim yer kalmayacak bile olsa buranın yeri her zaman ayrı olacak. :) Insanlar buraya denizi ve kumsalı için gelirken biz Ekim sessizliğinde huzuru ve sakinliği için geldik, ikisini de fazlasıyla aldık diyebilirim. Bu aylarda yağmurun hiç eksik olmadığı, havanın mis gibi koktuğu bir yer burası. Tatilci nüfusunun yokluğu da kafa dinlemeye olanak tanıyor.
Karadeniz kıyısında olması dolayısıyla balığın bol olduğu Ağva´da balığa doyduk. Bu konuda tavsiye edebileceğim iki restoran var, biri Kilimli Koyu´ndaki restoran, diğeri de Liman Restaurant ancak benim favorim ikincisi.
Her şeyin taptaze servis edildiği, adam kazıklamaya çalışmayan, işletmecisinden komisine hizmet eden herkesin gayet kibar olduğu bir yer burası. "Gelen hesabı hangi işletme düşük rakama yuvarlar bu devirde?" diye sorayım da mekanın nezaketi hakkında fikir vermiş olayım. Her gittiğimizde uğrayacağımız bir yer bizim için.
Bolca fotograf çektiğimiz, yiyip içtiğimiz, gülüp eğlendiğimiz iki süper gün geçirdik Ağva´da, hava biraz daha ılık olsa paçaları kıvırıp ayaklarımızı denize de sokacaktık ama hastalanmak haftanın diğer süper planlarına engel olacağından vazgeçtik.
Lomo Actionsampler, nam-ı diğer "Dörtgöz" :)
Hız kesmeyen kahramanlarımız tatile ertesi gün Kadıköy´de devam ediyorlar, günün kahvesini Montag´da içtikten sonra festivalsiz günlerin kurtarıcısı Başka Sinema sayesinde yine Moda Sahnesi´nde "Little Men" adlı filmi izliyorlardı.
Öğleden sonrasını doldurmak için fena bir seçenek değildi ancak filmin sonunda "eee?" diyen iç sesime de engel olamadım.
Sinema çıkışında acıkan karınlarımızı tesadüf eseri karşımıza çıkan Pişi adlı mekanda doyurduk. Ismiyle müstesna mekan pişi severler için birebir.
Ve Ekim ayının sultanı etkinliğe geliyordu sıra; Filmekimi!
Yıl boyunca Istanbul´da irili ufaklı film festivallerinde filmler izliyoruz ama ben en çok Filmekimi´ni seviyorum. Belli bir sebebi de yok aslında; belki film seçkileri daha çok hitab ediyor, belki de kücük festival olsun bizim olsun kafasıdır bilmiyorum ama öğrencilik yıllarından bu yana katılmaktan çok büyük keyif alıyorum. Umarım kesintisiz bir biçimde uzun yıllar devam eder.
Izlediğimiz filmlere gelince;
Festivalin kendi adımıza açılışını "I, Daniel Blake" adlı filmle yaptık. Festivalde izlediğimiz en dokunaklı filmin bir Ken Loach eseri olması da ne kadar tesadüfi olabilirdi ki zaten?! Fazlası olup eksiği olmayan, Ingiltere´deki aklını kaçırmış sosyal güvenlik sistemini yerden yere vuran filmi sonunda üzgün de ayrılsak çok beğendik.
Film sonrası, geçen seneden içimizde kalan büyük ukte Kahve Festivali´ne de katıldık. Mottomuz "En Az 3 Kahve!".
Geçen sene Haydarpaşa Garı´nda düzenlenen ve biletleri tükenme derecesinde yüksek talep gören festival bu sene ışığı gören organizatörlerce Küçükçiftlik Park´taki konser alanına alınmıştı. Aşırı kalabalıktı ve pek de kahve keyfine uygun huzurlu ortam yoktu ancak kahve bedavaydı ve denemek daha da bedavaydı. Espresso, Cappucino, Latte ile hevesimi aldığım festivalde deli gönül bir de Mocha içmek istedi ancak lordlar kamarasından baristalar espresso bazlı olmadığından ve aslında kahve de olmadığından bu içeceği yapmıyorlardı, sağlık olsun dedim. :(
Festivalin en cömert katılımcısı dağıttığı poşet poşet promosyon malzemesiyle (magnetler, hazır paket kahveler ve bir adet kahve fincanı) Kurukahveci Mehmet Efendi oldu. Öyle ki, eminim defalarca sıraya girip o fincanlardan altılı çeyiz takımı kasanlar olmuştur, öyle bitmez bir sırası vardı.
Özetle güzel festivaldi ama aşırı kalabalıktı, seneye katılırsak erken saat diliminden bilet almak daha akıllıca olacak gibi.
9 Ekim günü Filmekimi maratonumuza hız kesmeden iki filmle devam ettik.
Günün ilk filmi benim merakla beklediğim, aynı isimli kitaptan uyarlama ve Ewan McGregor´un ilk yönetmenlik denemesi olan "American Pastoral" oldu. Senaryoda yer yer kopukluklar var gibi geldi, filmin temposunu da sonlara doğru olması gerekenden düşük buldum ancak yine de beğendiğimi söyleyebilirim. Senaryodaki boşlukların kitaptan uyarlama olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Belki de filmi gereğinden fazla kırpmışlardır.
Günün ikinci filmi büyük merakla beklediğimiz "Swiss Army Man" idi. Fragmanında gayet komik görünen filmden afallamış olarak ayrıldık. Ekşi Sözlük´ten bir yazarın da dediği gibi, "başlangıcındaki osurukla güldürürken sonundakiyle ağlatan" bir filmdi. Radcliffe ve Cena'nın müthiş oyunculukları da şapka çıkarılacak cinstendi. Vizyona girmeyecek olması bence büyük kayıp.
10 Ekim etkinliksiz gecmiş, insan gerçekten hayret ediyor. :D
11 Ekim´de Filmekimi´ndeki kaldığımız yerden devam edip, son iki filmimizi izledik.
Ilk filmimiz Francois Ozon´un yönettiği, Birinci Dünya Savaşı´na daha önce görmediğim bir açıdan bakan "Frantz" oldu. Tamamına yakını siyah beyaz olan film savaşın Alman ve Fransız taraflarını, "Biz, çocuklarının ölümüne içen babalarız." sözüyle bir güzel kafa kafaya tokuşturuyor.
Günün ikinci filmi, genç bir kızın reşit olmadan cinsiyet değiştirme yolundaki çabalarını ve çektiği sıkıntıları hem kendi hem de bütün aile fertleri üzerinden aktaran "Three Generations" oldu. Hikayenin samimiyetle işlendiğini düşünmekle birlikte Elle Fanning´in de muazzam bir oyunculuk sergilediğini düşünüyorum.
Film çıkışı hızla yağan yağmurdan kaçmak için kendimizi Borsam Taşfırın´a atmamız de günün güldüren detayıydı. (Lahmacunlar pek güzeldi mmhhh)
Bir Filmekimi böyle geçti. Bu senekinde sevdicek sağolsun ;) ne kadar dram varsa izledik sanırım; en eğlenceli filmimiz olan "Swiss Army Man" bile ciddi anlamda dramatik bir filmdi. Filmlerin hemen hepsinden memnun çıkmış olarak önümüzdeki seneki festivali dört gözle bekliyorum.
Bu ay izlediğimiz ikinci tiyatro oyunu, sanırım aynı zamanda bu ayın en güzel etkinliği de oldu; "Profesyonel".
fotograf: Devlet Tiyatroları
Yıllardır kapalı gişe oynamakta olan oyunu sevdicek sayesinde nihayet izleyebildim. Hiç ama hiç abartmadan hayatımda izlediğim en iyi oyunlar listesinin ilk beş sırasına rahatlıkla yazabileceğim bir oyundu. Sahnede artık birbirlerini ezberlemiş iki usta oyuncunun adeta dans ederlercesine, karakterleri yaşayarak oynamaları, yer yer seyirciyle şakalaşmaları derken tek perdelik ve iki saate yakın süren oyun su gibi akıp gitti. Bilet bulmak kolay olsa her ay bıkmadan gidip izleyebilirim sanırım, o kadar çok beğendim.
Oyun öncesinde Tim Burton´ın yönettiği, bir kitap uyarlaması olan "Bayan Peregrine´in Tuhaf Çocukları" adlı filmi izledik. Hikayesi, renk tonları ve çekim teknikleriyle klasik Tim Burton filmiydi, çok beğendim. Eva Green bu filmde memelerini konuşturamadığindan mimiklerini konuşturmuş. Tebrik ediyorum. :)
Bu ay sinemaya doyamadım. Vizyonda izlemediğim bir Türk filmleri kaldı.
Sıkıldığım bir gün, Tom Hanks´in başrolde oynadığı "Inferno"yu izledim.
Serinin önceki filmlerini izlememiş biri olarak filmi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Hatta son yıllarda gördüğüm en düzgün Istanbul çekimleri de bu filmdeydi. Dante okumayı sevenler için hazine gibi bir film olduğunu düşünüyorum.
Başroldeki diğer oyuncu Felicity Jones´a Star Wars - Rogue One´da oynayacak olmasından dolayı önyargılıydım ancak bu filmdeki oyunculuğunu oldukça beğendim, umarım Star Wars´taki rolünün hakkını vermiştir, yoksa Daisy Ridley´i bile tefe koyan fanatikler kendisini fena haşlayacaktır.
Ayın üçüncü Pazar gününde Ortaköy´deki Eski Yetimhane´de sergilenen Foto Istanbul´u ziyaret ettik. Beşiktaş Belediyesi´nin organize ettiği festivalde Beşiktaş´a yayılmış birçok noktada farklı fotograf sanatçılarının birbirinden ilginç çalışmalarına rastlamak mümkün.
Bu gezi sayesinde fotograf çekme aşkımız da depreşmiş oldu ve yaklaşık 25 kare pozu içinde ve dışında zevkle çektik.
Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Bu yazının fotograf sponsorundan hoş bir kare. ;)
Hurdası para edecek tüm elektrik aksamı ve demirbaşlarının söküldüğü bu bina zamanında padişahın kilercibaşına ait bir konakmış, sonradan Yahudi cemaatince uzun uğraşlar sonucu satın alınmış, büyük bir yangın geçirdikten sonra restorasyonla bugünkü halini alıp 200´e yakın çocuğa evsahipliği yapan bir yetimhaneye dönüştürülmüş. Uzun yıllardır atıl durumda olan binada sık sık fotograf sergileri organize ediliyor.
Bu ay izlediğim bir diğer film de Tom Cruise´un artık birbirinden ayırt edilemez hale gelmeye başlamış filmlerinin sonuncusu, Jack Reacher: Never Go Back oldu. Seriler halinde aksiyon filmleri çekmeye doyamayan Cruise´u bu filmde bariz yaşlanmış buldum. Film için fazla söze gerek yok; vasat üstü, öylesine vakit geçirmelik bir aksiyon.
Aktiviteden aktiviteye hevesle koşturduğum, keyifle vakit geçirdiğim dolu dolu bir Ekim ayı oldu. Kasım ayında daha fazla tiyatroya gitmek ve Ekim'de okuduğumdan daha çok kitap okumak istiyorum.
Sevgiler. :)
Bu yazıya başladığımda tarih 26 Temmuz, saat 21:25'ti aslında. Sevdicek işten eve yeni gelmiş, o biraz dinlenip bir şeyler yiyene kadar ben de boş durmayayım diye bu yazıya başlamıştım. Hatta o anda fonda Kings of Convenience çalıyordu, 24-25 adlı şarkısı.
Bu ay blog istikrarı konusunda kendimi aştım diyebilirim. Bıkmadan, konu sıkıntısı çekmeden, hevesle yazdım. Umarım böyle devam edebilirim. Blogda yazılar biriktikçe eski alışkanlığım olan, "bir hevesle blog açma, tasarlama, yazma, sıkılma, silme" de haliyle imkansız hale geliyor. Insan yazdıklarına kıyamıyormuş.
Bu ay 4 film izledim.
The BFG muazzamdı. Özel efektlerin şahaneliği mi, karakterlerin Cockney-Nadsat'ı andıran konuşma tarzları mı yoksa konusu mu beni en çok çekti karar veremedim. Ancak şu kesin ki bir 90lar çocuğu olarak bu tarz filmlere kayıtsız kalamıyorum. :)
Our Kind Of Traitor'ı sırf Ewan McGregor hayranlığımdan seyrettim, ne bayıldım ne pişman oldum. Ewan McGregor, Stellan Skarsgard ve Damian Lewis'in iyi oyunculukları senaryonun önüne geçmiş gibi geldi bana. Casusluk filmlerini seviyorum ama o film sonlara doğru irtifa kaybedince pek olmuyor. Yine de izlenir, çok da şey yapmamak lazım.
35. Istanbul Film Festivali'nde de gösterilen, bu ay da Başka Sinema vesilesiyle gösterime giren Remember bu ay izlediğim en iyi filmdi. Yahudi Soykırımı ve Auschwitz'e farklı bir bakış açısı getiren filmi hem müthiş oyunculukları ve senaryosundan, hem de sürükleyici bir yol filmi olmasından dolayı çok beğendim, kesinlikle tavsiye ederim.
Son olarak da Jason Bourne. Aşırı derecede hareketli bir filmdi, bir aksiyon filminde ne olmalı sorusunun cevabı gibiydi adeta. Senaryosu önceki üç filmindeki senarist bu filmde değiştiğinden dolayı çok eleştirilmiş ama yine de sürükleyiciydi.
Önceki yazılarda da çokça bahsettiğim saksıda sebze yetiştiriciliği gayet iyi gidiyor. Hatta bu akşam oldukça güzel bir hasat aldım. :)
Fotograf çekmeye devam. Geçen ay kullanmaya başladığımız Agfa Vista filmlerin bu ay baskılarını aldık. En sevdiğimiz film olan Fuji Superia'dan bile çok hoşumuza gitti. Bayat filmler kullanıp o nostaljik tadı alamamak küçük miktarda hayalkırıklığı olarak dönüyordu, bu filmle birlikte o da tarih olmuş oldu. Elimizdeki stoğun maşallahı var ama umarım fotografçıda çok daha fazlası vardır. :)
Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Yarım kare fotograflar aldığımız canımız makinamız Olympus Pen EED'nin içini açtım bu ay. Temizlik yapıp sağ salim kapattım ancak içindeki siyah-beyaz filmi riske etmemek için çıkardım.
Bu defa siyah-beyaz yerine yeni bir şey deneyeceğiz; renkli dia negatif film!
Dia filmler aslında slayt makinaları için ancak standart 35mm film banyosuna sokularak baskı elde edilebiliyor. Edirne'nin ötesinde buna "cross-processing" diyorlar, bizde de genel olarak "çarpraz banyo" deniyor. Çarpraz banyo sonucu sapıtan kimyasallar filmde birtakım tepkimelere neden oluyorlar, bu da bize çok acayip renkler olarak geri dönüyor. Tam bizlik kısacası. :)
Bu amaçla bir tane Fujifilm Sensia 200 satın aldım, hem de 2008/08 bayatı. Bakalım nasıl çıkacaklar, şimdiden meraktayız.
Efendim, sevdicekle denk geldikçe es geçemediğimiz oyuncakçı dükkanı (hep benim yüzümden :D) ziyaretlerimizden birinde, mucizevi bir biçimde, tam da kendisinden bahsederken, yukarıdaki fotografta gördüğünüz Volkswagen minibüse rastladık. Bu modeli bulabilmek için nasıl uğraştığımızı bir biz, bir de Allah biliyor, o derece nadir ve nedense es geçilmiş bir model. Benim için anlamı ise bir başka. 1985'in bir Ağustos gününde, aynı bu model bir minibüs tarafından doğuma yetiştirilmişim. :)
Okuma tempomdan çok çok memnun olmasam da bu ay başladığım bir değil tam iki! kitabı bitirdim. "Fahrenheit 451"i uzunca zamandır Ingilizce okumak üzere bekletiyordum ancak Türkçe baskısına bir sahafta yok paraya rastlayınca inadım kırıldı. Distopya olsun çamurdan olsun diyen ben için bulunmaz nimetti bu kitap, bayıla bayıla okudum.
İkinci kitap da sevdiceğimin hediye ettiği, pek sevdiği yazar Barış Bıçakçı'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"di. İki günde okudum bu güzel kitabı. Yazarın dili sizin iç sesiniz oluveriyor bir anda ve elinizden bırakamıyorsunuz.
Temmuz'un son günleri bademcik iltihabına kurban gitti. Öyle garip bir illet ki bu, ateşiniz çıkıyor, beliniz ve eklemleriniz ağrıyor, iştahınız kapanıyor, yutkunamıyorsunuz, başınız dönüyor ve sürekli sanki birisi saç diplerinizi acıtırcasına çimdikliyormuş gibi hissediyorsunuz. 2-3 gün boyunca ciddi anlamda azap çektim. Ateşimi düşürmeyi başardım ancak boğaz ağrısı halen devam ediyor ve birkaç gün daha da edecek gibi.
Temmuz'da ülkenin başına gelenler hakkında ne desem gg, hiç sırası değil.
Yılın en sevdiğim ayı Ağustos, umarım mutlu ve huzurlu geçer.
Cihan (@cruinne) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Analog fotografi ya da diğer adıyla film fotografçılığına ilk merak saldığımda üniversiteye hazırlanıyordum (2003) ve bu merakın sanırım başlıca iki sebebi vardı; biri yıllardır Praktica makinasıyla ve değişik lensleriyle fotograf çekmekte olan İngilizce öğretmenim, diğeri de sanırım sınav ve mezuniyet stresinden kaçma isteğim.
Lise öğrencisi halimle ve süper kısıtlı bütçemle durağım Sirkeci'deki Hayyam Çarşısı olacak değildi elbet; o zamanlar İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü arkasında yer alan Polonya Pazarı (şimdi yerinde yeller esiyor) içindeki birkaç ikinci el fotograf makinası satıcısıyla ve öğretmeninim tavsiyesiyle tek seçeneğimdi. Bir de kart vermişti bana, "Foto Hacı" yazıyordu üstünde. "Hacı abiyi bul, benden de selam söyle o yardımcı olur sana." demişti öğretmenim. Hacı'yı burada biraz bekletelim de kıyısından köşesinden şu pazardan biraz bahsedeyim size.
Polonya Pazarı, çoğunlukla hırdavat ve envai çeşit yedek parça dükkanlarından mütevellit, kare ya da dikdörtgen yapılı ve sıra sıra küçük dükkanlı, orta kısmında kalan avlusu da muhtelif tezgahlarca parsellere bölünmüş, loş aydınlatmalı portatif bir çarşıydı. Uzaktan baktığınızda içinde fotografçılık namına bir şey bulabileceğinize inanamazdınız. Buna rağmen, içinde çeşitli türlerde makinalar alıp satan birçok fotografçı vardı.
2000'li yılların başlarında dijital makinalar ortalığı bu kadar ele geçirmemişti. Bahçelievler'de oturan bendenizin evinin dibinde bulunan bir fotografçı dükkanı gayet güzel iş yapıyor, aldığı filmi 2-3 güne teslim edebiliyordu. O dükkan o dönemlerde o kadar güzel para kazandı ki, yanındaki küçücük dükkanı da alıp birleştirdi ve sanırım son 10 yıldır da semtteki en büyük birkaç fotograf stüdyosundan bir tanesi. Bugün aynı şartlarda aynı sıçaramayı yapmasıysa imkansız. Yıllar sonra film bırakmak için uğradığımda 1 hafta sonrasına gün verip filmimi 10 gün sonra teslim edebilmişti.
İki paragraf üstte oturan Hacı'yı çok bekletmeden kendisinden devam edelim. Çok aramadan bulmuştum Hacı'yı. 40-50 yaş arası, hafif çember sakallı bir abiydi. İngilizce öğretmenimin yolladığı selamı alırkenki gülümseyen yüz ifadesi, bütçemi öğrendiğinde sirke satmaya başlamıştı. Suratsız p*z*v*nk. Yanlış hatırlamıyorsam 60-80 lira arası bir bütçem vardı o zaman için. Şimdinin 100-150 lirasına tekabül ediyordur herhalde. Arkalardan bir yerden iki tane Zenit makina çıkarmıştı, hangisini istiyorsan onu al demişti. Bir tanesi Zenit 11, diğeri de Zenit 12XP idi. Kozmetik olarak daha temiz gördüğüm 12XP'yi almıştım. Parayı verip pazardan çıktığımda içim içime sığmıyordu. Hemen ilk körüklü otobüse atlayıp evin yolunu tutmuş, soluğu fotografçıda almıştım. Fotografçım makinaya şöyle bir baktı, "hmm kasası temiz, asa halkası tamir görmüş, perdesinde küçük bir leke var ama sorun olmaz, vizör temiz sayılır, pozometresi ölmüş, mercek pek iyi değil, lan bunun diyaframı bozuk?!" demiş ve son düzlükte kanımın çekilmesine sebep olmuştu. "Söyle lensi değiştirsin, yaramaz bu." demişti.
O sinir ve hayalkırıklığıyla eve gitmeden otobüse tekrar binip Beyazıt'a dönmüş ve Hacı'dan hesap sormaya gitmiştim. Hacı yaptığı pisliğin farkında olacak hiç üstelemeden ancak homurdanarak zulasından tertemiz bir Helios 58mm lens çıkarıp vermişti. Çok merak etmişimdir; acaba şu topraklarda yaşayıp da adı veya lakabı Hacı olan birinden kazık yememiş vatandaş var mıdır?
Zenit ve ben, mutlu günlerimizden birinde :'(
Yorgun argın geri döndüğümde ve lensin çok iyi durumda olduğunun teyidini fotografçımdan aldıktan sonra gönül rahatlığıyla eve dönmüştüm. Zenit 12XP benim film fotografçılığı maceramda ilk makinamdı. Şimdi elimde olsa bayıla bayıla kullanacağım Helios lensi ve tank gibi ağır gövdesiyle sanki hiç bozulmayacakmış hissi veriyor, dosta güven verirken düşmana da "çekme lan beni!" dedirtiyordu. Hakkında ekşi sözlükte bundan 10 küsür sene önce yazdığım acemice bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz. Zenit ile toplamda 3 film falan bitirdim, gençliğin ve film alma-yıkatma maliyetlerinin de etkisiyle bu hobime yeteri kadar zaman ayıramadım.
Bunun yanı sıra gel zaman git zaman dijital fotografa merak saldım ve 2006 yılıyla birlikte Zenit'imin pabucu da dama atılmış oldu. Yanlış hatırlamıyorsam 2007-2008 gibi de elimden çıkarmıştım. Çok büyük pişmanlığımdır. Film fotografçılığına 9 yıl boyunca hiç yanaşmadım. Ta ki sevdiceğimle tanışana dek. Önce Lomography ile, sonra Canon makinaları özendire özendire anlatmasıyla aklımı çelmeyi başardı. Şimdi elimizde değişik marka ve modellerde toplam 6 makina var. :)
Bu yazıyı aslında film fotografçılığına heveslenenlere bir nevi rehberlik etmek ve bu hobinin piyasasındaki üçkağıtları bir bir ortaya dökmek için yazmaya başlamıştım ancak anılar çok yer kapladığından konu bayağı sapmış oldu, artık bir sonraki yazıya.
Işığınız bol olsun. :)
Saksıda süs biberi yetiştiriciliğinde ve buna sonradan eklenen fesleğen büyütmeciliğinde müspet gelişmeler kaydedince hızımı alamayaraktan üçüncü saksımı edinmeye karar verdim. Bu defa tercihimi, en sevdiğim kuru baharat olan kekik olarak belirledim.
Kekik ilk olarak ne zaman değdi dilime hiç hatırlamıyorum ancak uzun yıllardır bir suyumla çayıma katmıyorum desem yeridir, öyle bir bağımlılığım var kendisine karşı. Balık dışındaki bütün etlere, zeytinyağlılar dışındaki bütün yemeklere bu kadar mı güzel gider bir baharat? Hal böyle olunca, balkon yetiştiriciliği de sarınca bir de kekik ekeyim dedim. Biber ve fesleğeni büyümüş olarak hazır alıp kendi saksılarıma ekmiştim, ancak kekiğin ekilmişini bir türlü bulamadım. Eminönü'deki çiçekçiler çarşısında ekilmişini bulmak mümkün olmayınca ben de inadı bırakıp tohumunu almaya karar verdim. Aldığım tohum buydu.
Tohumun yanı sıra bir de kaliteli toprak almak gerekecekti çünkü hem tohumların hem olgun bitkilerin topraktan alacağı kaliteli besinlere oldukça ihtiyacı oluyor. Buna bir de sıradan bahçe toprağından çıkabilecek böcek, zararlı gibi faktörler etkilenince sanırım en iyisi hazır toprak kullanmak. Toprağı çiçekçiler çarşısındaki bir dükkandan aldım. Rengi siyaha çalan kahverengi olan, hafif ve tel tel dökülen bu torflu toprağı çok sevdim. Saksıya ne ekerseniz ekin, toprağın suyu emmesi ve fazlasını saksının dibinden salabilmesi köklerin çürümemesi ve bitkinin aşırı sulanmaması için çok önemli. Saksıdan fazla suyun süzülmesi için saksı diplerini misket büyüklüğünde taşlarla doldurmak da çok süper bir çözüm. Kekik için toprağa bir miktar kum karıştırılması öneriliyordu birkaç internet sitesinde ancak elimdeki toprağın geçirgenliği yüzünden bu fikirden vazgeçtim.
Kekik tohumları haşhaş taneleri gibi; simsiyah ve incecik tohumlar, parmaklarınızın ucuyla bile zor alıyorsunuz. Tohumları direkt saksıya ekmek yerine marketlerde 10lu 20li paketleri 1 liraya falan satılan plastik bardaklara, tutam tutam dökerek ektim. Şansımı arttırmak için bir paket tohumu toplam 7 bardağa ektim; 6 tanesini mutfakta, 1 tanesini de deney amaçlı balkonda gölgede bırakıyorum.
Ekime gelince; bardağın 2/3'lük bölümüne toprak doldurup ıslatıyorsunuz, üstüne bir iki tutam tohumu (yaklaşık 5-10 tane gibi) serptikten sonra üzerine 1-1,5cm kalınlığında toprakla tohumları zıplatmadan kapatıp hafifçe bastırıyor ve tekrardan yavaşça suluyorsunuz.
Sonrasında, sera etkisi yaratmak için tohumları direkt güneş ışığından uzakta ve ortalama 18-20 derece sıcaklıkta, üzerlerini ister tek tek streç filmle, ister toplu halde bir poşetle hava sirkülasyonunu önleme amaçlı örtüyorsunuz.
Toprağını günde 1 veya 2 defa ıslatıp devamlı nemli bırakıyorsunuz.
Ben içine tohumlu bardakları koyduğum saksıyı bir market poşetine koyup ağzını da sıkıca bağladım. Güneş ışığı almadan, kapalı bir şekilde oda sıcaklığında ısınan nemli toprak bir süre sonra tohumlara pes ettiriveriyormuş, dün geceki kontrolde bunu gördüm ve çok sevindim. :)
Şu anda 6 bardağın 3'ündeki tohumlardan sonuç aldım, bu fideler 5-10 cm boya ulaşınca kendilerini bu saksıya ekeceğim. Tohumun paketinde bunun yaklaşık 2-3 hafta süreceği yazıyor. Bekleyip göreceğiz.
Evvelki hafta makinam bozulmuştu, yeni bir makina bulamayacağım umutsuzluğuyla internette bakınırken karşıma hayatımda ilk kez gördüğüm bu makina çıktı. :)
Efendim kendisi RevueFLEX SD1, döneminin perakende lideri Alman Foto-Quelle firması tarafından Japon Chinon firmasına fason olarak ürettirilmiş tam manuel bir SLR fotograf makinası. Hatta orijinalinin adı Chinon CS4. :)
60lar'dan 90lar'a kadar alışkın olduğumuz filmli slr fotograf makinalarının aksine bu makinanın üst ve alt gövdeleri plastikten imal edilmiş, dolayısıyla oldukça hafif bir yapısı var. Maliyetten kaçmak için plastikten slr üretilmesine ilk kez bu makinayla şahit oldum diyebilirim. Üzerinde 50mm'lik Auto Revuenon (ki bunun da orijinali Chinon'dur) 1.9 diyafram açıklığına sahip, döneminde ucuz bütçeler için düşünülmüş M42 bayonetli bir lens taşıyor. Zaman ayarlı fotograf çekme, deklanşör kilidi gibi özellikleri bulunmuyor, pozometresi üç ışık prensibine dayanarak her çekim öncesi opsiyonel olarak çalıştırılabiliyor.
Ben de sevdiceğim de, makinanın hafif ve kompakt yapısına, vizörünün aydınlık olmasına ve lensinin kullanım rahatlığına bayıldık. Bu makina bana 100 liraya mal oldu, ancak şimdiden bozulan Canon makinamın pabucunu dama attırdı diyebilirim. Makinayı almamda en büyük etkenler bozulan makinamı tamir ettirmeye çalışırken kendine esnaf diyen zihniyetin umursamazlığı, bu tarz 20-30-40 yıllık makinalara haddinden fazla para vermenin anlamsızlığını farketmem ve fiyatının uygunluğu oldu. Makinada yıpranma belirtileri de olsa lensinin temizliği 30 küsür yaşında olmasına rağmen sanki ilk kullanıcısıymışım gibi hissettirdi. Ayrıca hafta içinde banyo ettirdiğim fotograflardaki keskinlik de lense hayranlık duymamda çok etkili oldu diyebilirim. Umarım selefi Canon gibi beklenmedik bir anda bozulmaz da uzun yıllar kullanabiliriz bu ufaklığı.
Önümüzdeki günlerde film fotografçılığı ile ilgili nacizane bir yazı yazmak istiyorum, kafamda uçuşan fikirleri yakalayıp biraraya toplamam lazım. Sevgiler. :)
Sabaha karşı başlayıp bir saat öncesine kadar da durmayan yağmur hem erkenden uyanmamı hem de bu sakin güne bir şeyler sığdırma motivasyonumu sağladı sanırım.
Son yazıdan bu yana neler yaptığıma gelince;
Balkon bahçıvanlığına başladım. :) Iki hafta kadar önce bir saksı süs biberi bitkisi ile başlayan bu küçük macerada şimdi ikinci saksıda fesleğen yetiştiriyorum. Sulama ve bakım olarak ikisi de kolay bitkiler olduğundan bir nevi staj yapıyorum da diyebilirim.
Süs biberleri iki kök olarak büyüyorlar ve oldukça da hızlı büyüyorlar! İki haftadır her hafta 5-6 adet olmak üzere, parmağın iki boğumu uzunluğunda acı biberleri toplayıp yeme zevkine eriştim ki bunun yerini en güzel bostandan toplanan en tatlı biberler tutamaz. İnsanın emek vererek yetiştirdiği sebzeyi yiyebilmesi gerçekten büyük keyif.
Yetiştirilmesine gelince, yapmanız gereken temiz toprak ile torfu (ikisi de seralar ya da yapı marketlerde var) toprak oranını çok azaltmadan karıştırıp (bende 60% toprak 40% torf gibi) bitkinizi 20-30 cm derinliğindeki bir saksıya, saksının en üst kısmından 2 cm boşluk kalacak şekilde ekmek ve toprağın kurumasına izin vermeden günlük ya da günaşırı sulamak, haftada ya da on günde bir de köklerini parçalamadan uzun bir çubuk yardımıyla toprağı deşmek suretiyle havalandırmak. Biberleri istediğiniz uzunlukta toplayabiliyorsunuz, ben iki parmak boğumunda topluyorum ve yeterince acı olduklarını söyleyebilirim. Yetiştirme konusunda bir ipucu da; suyunu bol verirseniz yeşil-sarı kalırlarken az verirseniz kırmızıya dönüyorlar. Bazı saksı bitkilerinde dalların alt ve yan kısımlarındaki yapraklar bitkinin çabuk büyümesi ve meyve vermesi için koparılıyormuş, biberlerde ise bitkinin tepesindeki yaprakları abartmamak kaydıyla parmağınızla kopardığınızda oralardan yeni yaprak yerine biber meyvesi çıkıyor, bu sayede bir daldan çok sayıda biber elde edebildim. Büyüme konusunda henüz bir sıkıntı yaşamadığımdan toprağında gübre ya da besleyici bir ürün kullanmadım.
Fesleğen yetiştirme fikri de, yenilediğim biber toprağından artan torf ve temiz toprak ve boş saksı sayesinde oluştu. Fesleğen suyu ve güneşi seven bir bitki olduğundan yaz aylarında dışarda bakımı kolay. Çok su verdiğinizde sararan, az verdiğinizdeyse solan yaprakları sayesinde dengesini kolay bulabiliyorsunuz. Biberden farklı tarafıysa, durmadan büyüyen fesleğeni üstten ve kenarlardan sürekli makasla budamak gerekiyor. Bir de bitkinin bolca hava alması gerekiyor. Fesleğenlerim henüz budanacak kıvama gelmedi, dolayısıyla kendisinden bir ürün donesi veremiyorum ama o da yakındır. :)
Bu sabah deli gibi yağan yağmura uyanınca aklıma ilk gelen saksıların suya doymuş olabilecekleriydi ve öyle de oldu. Altlıklarına kadar dolmuş suları süzdükten sonra bir iki gün su vermemeyi düşünüyorum. Yine de bu mevsimde yağmur suyu gördüklerine sevindim. Balkon bahçıvanlığı günlüklerinden şimdilik bu kadar. :)
Geçtiğimiz hafta sonu sevdicekle Kanlıca'dan motorla Emirgan'a geçip Emirgan Korusu'nda mini bir piknik yaptık. Hem Ramazan olması hem de Bayram öncesi insanların İstanbul'dan kaçması sebebiyle ortalıkta kimsecikler yoktu. İçerde ister ağaç altlarında ister piknik masalarında oturabiliyorsunuz; etrafın oldukça temiz olduğunu söyleyebilirim. Sonrasında yukarılara doğru çıkıp içinde kuğuların yüzdüğü yapay gölet ve şelalenin tadını çıkarabilir, daha da yukarı çıkıp köşkün kafe-restoranında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Tecrübe kazandığımız bu piknik deneyimini ilerleyen hafta ve aylarda geliştirerek kesinlikle tekrarlamayı düşünüyoruz.
Acı kaybımız :(
Piknikten sonra ağaçlık alanında fotograf çekme umuduyla yanıma aldığım caanım Canon fotograf makinamın maalesef enstantanesi bozuldu. :(
Ocak'tan bu yana bir dolu film çektiğim ve gözüm gibi baktığım makinamı bir umut Sirkeci'ye tamire götürdüm ancak hem eski olması hem de yedek parçasının olmaması gibi gerekçelerle reddedilip tamir ettiremedim. Hayyam Çarşısı'ndaki esnaf vitrinine afili nostaljik makinaları koyup ellerini öpene tanesini 300-500 lira gibi uçuk fiyatlara satmayı biliyor ancak iş tamire gelince "değmez be abi, uğraşılmaz be aabi" gibi gerekçelerle sizi başlarından savıyorlar, ders oldu bana bu. Bizi Ebay'den mahrum bırakanları Allah bildiği gibi yapsın ne diyeyim başka.. Önümüzdeki hafta şansımı çarşının diğer fotografçılarında denemeyi düşünüyorum. Alışmıştım ben bu makinaya ya hu, şimdi kim yeniden makina alacak? :/
Neyse, kısmet diyelim şimdilik.
Umarım herkes huzurlu ve neşeli bir bayram geçirir. Sevgiler.
İnişli çıkışlı günleri ve aşırı sıcak havalarıyla Haziran ayı geride kalırken yazı yazacak motivasyonu ancak bulabildim. Haftada bir yazı istikrarı yakalamak istiyorum, bunun için gerekli malzeme de toplanıyor hafta içinde ancak iş oturup yazmaya gelince ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler misali başka meşgaleler buluveriyorum kendime.
Kısa kısa Haziran.
Sigur Ros konserine gittik sevdiceğimle. Yılların uktesiydi doldu diyebilirim. Beklediğimden sert bir performans sergilediler. Sigur Ros'u Agaetis Byrjun albümüyle tanıyıp sevmiş bir dinleyici olarak Post-Rock'ın hakkını veren yeni şarkılarını çok beğensem de yadırgamadım değil. Zorlu Psm'de gerçekleşen konserin akustiği ve sahneye yansıtılan görselleri mükemmeldi ancak en sevdiğim ve hayran olduğum kısım reji oldu. Salondaki iki ayrı ekrana grup üyelerinin canlı görüntüleri inanılmaz efektlerle verilirken kendimi grubun klip çekiminde gibi hissettim. Hiç böyle bir çekim stili görmemiştim, gerçekten çok beğendim.
Konser çıkışında dev ekranda EURO 2016'nın ilk grup maçlarından İngiltere-Rusya maçına denk geldik. Devasa ekrandan ve amfitiyatroyu andıran merdivenlerden maç seyretmek çok eğlenceliymiş. Keşke Rusya son dakikalarda beraberlik golünü atmasaydı da sevincimiz devam etseydi. :( Sürekli maç yayını var mı bilmiyorum ama işiniz yoksa ve oralardaysanız yanınızda içeceğiniz ve atıştırmalıklarınızla eğlenceli 2 saat geçirebilirsiniz, benden söylemesi.
Şu günlerde devam etmekte olan EURO 2016'dan konu açılmışken, ben hayatımda böyle sıkıcı turnuva izlemedim. Eşek Platini sayesindeki yeni statüsü gereği en iyi grup üçüncüleri diye bir saçmalık var ve istisnasız her takım maçlardan 1 puan kurtarmak için anti-futboldan nadide örnekler sunarak top oynuyor. 80 dakika ölümüne savunma yapan takımların son 10 dakikada saman alevi gibi ataklarına muhtaç maç seyrediyoruz.
En iyi üçüncülerden bir üst turda ne olur diye sorarsanız, hiç bir şey olmaz. Slovakya, Kuzey Irlanda ve Arnavutluk gibi takımları kupa yarışına yeniden dahil etmek maç sayısını arttırmaktan öteye gitmeyecek bir işgüzarlık.
Kendi milli takımımızdan bahsetmek gerekirse, hocasının ayrı, oyuncularının ayrı döküldüğü, prim prim diye ağlaşan milyoner futbolcuların grup maçlarından ikisini sabote edip, üçüncüsü öncesinde prim konusu medyada patlak verince toplumda oluşan infialden tırsıp son maçı çok afedersiniz g.t zoruyla kazandığı bir takım. Futbola siyaset iliklerine kadar işlemiş durumda; maç sonunda spikerinden teknik direktörüne ve futbolcusuna kadar herkesin ajitasyon ve demogojisine maruz kalıyoruz. Neyse, daha fazlası ekşi sözlükte var zaten, blog yazısını bu konuyla dev yazı duvarına çevirmek istemiyorum. Umarım kupayı Galler ya da İzlanda kazanır, çok zor ama imkansız değil.
Bu ay başında, sevdicekle bir süredir aklımızda olan bir fotograf makinasına sahip olduk. Filmli Canon makinalarımızı aldığımızdan beridir sürekli renkli filmler kullanıyoruz. Gel zaman git zaman, ara sıra canımız siyah-beyaz fotograflar da çekmek istedi ancak güzel havaları siyah-beyaz filmle cezalandırmak da istemedik. Bunun için sonbaharı beklerken aklımıza ortak bir makina alıp bunda sürekli siyah-beyaz fotograflar çekme fikri oluştu. Uzunca süre, ucuz yollu ancak kaliteli fotograflar verecek bir makina bakınırken karşıma bu minik canavar çıktı. :)
Banu (@banuhidirlar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Kendisi Olympus Pen EED Half Frame. 1967-1972 arasında üretilmiş, standart 10cm x 15cm fotografların yarı boyutunda fotograf çeken, "yarım kare" familyasından bir makina. Bu özelliğiyle çözünürlükten tasarruf ederek içine taktığınız filmin kapasitesini iki kat fazla kullanabiliyor. Bizdeki kaç yaşındadır bilmiyoruz ancak 46 yaşından genç olmadığı kesin. :) Otomatik modu hariç muntazaman çalışan bu ihtiyar delikanlı ile deneme amaçlı bir dolu fotograf çektik ve sonuçlardan da bir hayli memnun kaldık diyebiliriz. Üzerindeki 32mm'lik ve 1.7 diyafram açıklığına sahip, 0,8 - 5 metre ve sonsuz arası netleme yapabilen lensi de kullanım rahatlığı olarak çok üst düzeyde.
Yarım kare fotograf çeken makinalar bence bizim gibi, birlikte bir şeyler yapmayı çok seven insanlar için ideal. Örneğin, aynı görüntüyü iki insanın farklı bakış açılarıyla arka arkaya çekmeleri, bir önceki karede objenin geneli görülürken sonrakinde detaylarının vurgulanması bu tür makinalara ruh veren özelliklerden.
Bunun yanı sıra ard arda, birbirine komşu fotograflarla bir hikaye anlatmaya çalışanlar için de biçilmiş kaftan. Fotografları birbirinden ayıran o siyah düz çizgi, hikayelerin anlatıcısı rolünde gibi geliyor bana. Hayatın zıtlıklarını da benzerliklerini de birbirlerine müdahale etmeden yan yana getirebildiğiniz, bunu da öyle 24 ya da 36 karede değil, 48 ya da 72 karede sindire sindire gerçekleştirebilen bir araç, daha ne olsun?
Cihan (@cruinne) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()
Makinalardan konu açılmışken, filmlere değinmemek de olmazdı sanırım. :)
Azalan film stoklarımız ve film tedarikçimizin anlaşılmaz tutumu sonrası girdiğimiz arayışlardan fiyat/performans oranı yüksek, farklı markalarda filmlerle çıktık ve
Tudorcolor, Kodak ve Agfa marka bayat filmlerle envanterlerimizi uzunca süreliğine sağlama aldık. Uzun süredir Fuji marka filmlerle fotograf çektikten sonra bu seçim özgürlüğü umarım ekstra yaratıcılığı da beraberinde getirir.
Gelelim sinemaya. X-Men'in son filmini vizyondayken izleme fırsatını kaçırdım. Çizgi roman uyarlamalarını vizyondayken her kaçırdığımda çok üzülüyorum. Neyse.
Bu ay içinde, Istanbul Film Festivali'nde izlemek isteyip de zaman çizelgemize uymayan "Belgica"yı Başka Sinema sayesinde izleme fırsatı bulduk ve bayıldık. Hayatımda izlediğim ilk Danca filmdi ayrıca.
Bunun yanı sıra, geçtiğimiz hafta sonu "Me Before You" adlı filmi de izledik. Başrollerde Emilia Clarke, Emilia Clarke'ın kaşları ve Emilia Clarke'ın çılgın elbiselerinin olduğu film yüzünden Game of Thrones izleme şevkim tamamen kırılmış da olsa filmi beğendiğimi söyleyebilirim.
Bu ayın en önemli olayına gelecek olursak, kedim Kısmet ile birlikte 1 yılı devirdik dün. Geçen sene 21 Haziran'da başlayan maceramız tam bir yılı doldurdu. Düşününce sanki geçen haftaymış gibi geliyor ancak sonra Kısmet'in ulaştığı hacmi anımsıyor ve kendime geliyorum. Bir yıllık süre zarfında kedi yavrusundan ev kaplanına dönüşen Kısmet, günlerini istikrarlı bir biçimde evin muhtelif yerlerinde uyuyarak, mutfağa girenin peşine takılıp kendini acındırarak ve camdan sokağı gözetleyip pencere kenarına konan güvercinleri trolleyerek geçiriyor. Çok yaşa Kısmet.
Gün içinde hem Balat hem de Eminönü sahilinde, hem gidiş dönüş Eminönü-Kadıköy, hem de Kanlıca'ya giden vapurda bulununca denize duyduğum hayranlık da depreşti.
Instagram'a uzunca süredir her gün 1 tane fotograf yüklüyorum, tamamına yakınını da filmli fotograf makinamla özene bezene çektiğim fotograflardan seçiyorum. Bugün denizle bu kadar haşır neşir olunca içimden bunu yüklemek geldi.
Mayıs'ın 7'sinde çektim bu fotografı. Yeşilköy sahilinden. O günün akşamında sevdicekle Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı da izleyeceğimizden hem günü değerlendirmek, hem O'na daha önce gelmediği ve çok merak ettiği Yeşilköy sahilini göstermek, hem de çocukluğumda çok kereler getirildiğim bu yerde anılarımı tazelemek için ideal fırsattı. Anılarımı tazeleme hususunda sevdicekten inanılmaz bir jest de gelince günün güzelliği bir anda katlanıverdi.
Kimse bilmez; ben bisiklete binmeyi bu sahilde öğrendim. Sahile çıkan çimenli bayırdan, ben bisikletin üstünde dengede durmaya çalışırken habersiz bir şekilde aşağı itilerek hem de. O gün dizlerimden aşağısı yara ve çizik içinde kalmıştı ama sonunda bisiklete binmeyi de öğrenmiştim. Çocukluğumda da şimdi olduğum gibi tombiktim, dolayısıyla kolay inip bineyim diye kız bisikleti olarak bilinen, üst demiri olmayan bisikletlerden almışlardı bana. Adı da Dino'ydu hatta. :) Mor'dan beyaza geçen boyası, beyaz tekerlekleri, dinamoyla çalışan ön ve arka farları, araba koltuğundan hallice selesi, kromajlı gidonu ve ikiye katlanabilmesiyle çocukluğumun kabusu, Allah'ın cezası bisikletim Dino. Kendisine olan nefretimden çok hoyratça kullandım onu, dağa taşa çarptım, sürttüm, lastiklerini patlattım, fren tellerini kopardım, artık üzerinde sırıtacağım boyuta ulaştığımda da apartmanın deposunda çürümeye terk ettim. Birkaç yıl sonra ilkokulu takdirle bitirince 26" jantlı bir Bianchi aldırıp karizmayı düzeltmiştim arkadaşlar arasında. Bisiklet maceralarıma ilerleyen yazılarda değinebilirim, şimdilik bu kadar. :)
Biz o gün sahil boyunca yürüyüp bir sürü fotograf çektik, ağaç altı bankta oturup müthiş havanın ve etrafta olan biten güzel şeylerin tadını çıkardık.
Bu fotograftaki yelkenliyi fotografını çekeceğim kadar ilginç kılan sanırım denizdeki yalnızlığı oldu. 135mm'lik lensimle bile bu kadar uzak gözükmesinden kıyıdan ne kadar açıkta olduğu anlaşılıyordur sanırım.
Kendimi ve sevdiğimi bir an o yelkenlinin içinde, açık denizde hayal ettim. İnsanlıktan, şehirlerin kaosundan uzakta, iyot kokusunun insanın içine işlediği hafif esintili bir havada, üstümüzde uçan üç kuşun seslerinden başka bir şeyin duyulmadığı bir denizde. Yelkenlinin gövdesine vuran zayıf dalgaların çıkardığı o iç okşayan ses, şehir kalabalığının kulaklarımızda yarattığı kirleri temizlemeye çalışıyordu sanki. Rüzgarın kendini yavaş yavaş hissettirmesiyle yelkenleri açıp uzunca bir yolculuğa çıkıyorduk. Umarım bir gün bu hayalimi gerçekleştirebilirim.
Yelkenliler oldum olası motorlu teknelerden daha karakterli gelmiştir bana. Halihazırda bir motoru olmasına rağmen "fair winds and following seas" ("usul rüzgarlar ve yarenlik eden sular" olarak çevirmek istedim bunu) denizci mottosuna yaraşır şekilde, yelkenini açtığında sizi uzaklara götürebildiği kadar götürecek kudrette bir cengaver gibidir yelkenli. Dalgalara diğer tekneler kadar dayanıklı değildir belki, yelkenlerini iyi yönetmezseniz başınıza olmayacak işler açacak kadar da nazlıdır ama dedim ya, rüzgarı arkasına aldığında insanı Homer'in Odyssey'indeymiş gibi hissettirir.
Son yazımı yayınladığım 19 Nisan'dan bu yana nasıl bir kafayı toparlayamamaysa artık, üstünden bir ay geçtikten sonra bu yazıyı ancak yazabiliyorum.
En son, yeni sahip olduğum 135mm'lik lensi deneyeceğimi yazmıştım; denedim. Bol bol denedim hem de. Keskinliği ve bokehleri beklentilerimi fazlasıyla aştı. Sevdicekle fotograf gezilerine çıkarken yanımdan ayıramadım.
Tam bu lensle fotograf çekmenin keyfine varmışken çok sürpriz bir biçimde Canon'un 50mm f/1.4 SSC lensine elimdeki 50mm'yi üstüne cüzi bir miktarla takaslayarak sahip oldum. Bu aralar gözdem oldu desem yeridir. Düşük ışık ve yakın çekim rahatlığı, 135mm lensimden dahi keskin fotograflarıyla hastasıyım.
Açıkçası 50mm ve diğer dar açılı lensler eski Zenit deneyimimden bu yana bende önyargı oluşturmuşlardı. Yakalamak istediğin kare için yerini değiştirmek zorunda olmak, yaklaşamamak, detayları yakalayamamak gibi nedenlerden ötürü ilk fırsatta bir 28-70mm lens almıştım. Ancak zamanla prime lenslerin keskinliği ve özellikle portre çekimlerini zevkli hale getirmeleri fikrimi değiştirmeme sebep oldu. Ayrıca yakın zamanda okuduğum bir fotografçılık kitabının da hakkını vermem gerek; hem ufkumu açtı, hem de doğru bildiğim yanlışlardan kemikleşmeden dönmemi sağladı.
Kitap, hem tanınmış fotografçılardan küçük ipuçlarıyla, hem de ünlü fotograflarda kullanılmış tekniklerden bahsetmesiyle amatör fotografçılığa gönül verenler için ideal bir başlangıç rehberi. Bunun bir de portre fotografçılığı için olanı var ancak sanırım henüz Türkçe'ye çevrilmedi, raflarda göremedim.
Filmlere gelince; sevdicekle bir süredir müthiş bir fiyat performans ürünü olan Fuji Superia filmleri kullanıyoruz. Maalesef, hem film aldığımız hem de tab ettirdiğimiz fotografçımız elindeki stokların tükendiğini söyledi ve yıkıldık. Elimizde halen 14-15er adet mevcut ancak yerlerini kolay kolay doldurabileceğimizi sanmıyorum. Arayışlardayız. :(
Mayıs başında bir anlık hevesle, hazır filmim de yeni bitmişken bir tane Kodak Ektar alayım dedim. Superia filmlerden 7-8 kat pahalı olması haliyle kendisinden beklentimizi epey yükseltti. Sonuçları çok beğendim, güneşte parlayan renkleri, bilhassa kırmızı tonları birkaç kat daha parlatan, neredeyse grensiz bir film. Ancak pahalı ve Superia'dan vazgeçmemize sebep olacak kadar müthiş değil. İleride belki yine kullanırım.
Nisan ayında İstanbul Film Festivali çok hoştu, bir sonraki hafta Resim Müzesi'ni ziyaret edip Ayvazovski'ye hayran kaldık. Mayıs ayının başında Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledik ve çok beğendik, elimizdeki diğer iki oyun biletini ise daha cazip planlar sonucu yaktık. :) Mayıs ayı fotograf açısından oldukça verimli geçti. Yeşilköy, Çengelköy, Kandilli, Burunbahçe, Poyrazköy semtlerinde bolca vakit geçirip hem güzel havanın tadını çıkardık hem de bolca fotograf çektik. Güzel havaları çok özlemişiz.
İnsanın sevdiğinin aynı zamanda en iyi arkadaşı haline gelmesi çok güzel şeymiş. Hayatımda ilk kez tattım bu hissi sayesinde. On aydır tanıdığım, dokuz aydır da sırılsıklam aşık olduğum kadının hayatımda kapladığı yer büyüdükçe içimi tarifsiz bir mutluluk kaplıyor. Yol arkadaşı, sır küpü, dert ortağı, ruh ikizi; O'ndan bahsederken birbirinden ayıramayacağım tanımlar bunlar. Bu gece bu yazıyı Kanlıca'daki geleneksel haftaiçi buluşmamızın üstünden iki saat sonra yazıyorsam, tamamen bana verdiği pozitif enerjiden. Biraz bundan bahsetmek istiyorum.
Her hafta, genellikle Çarşamba günleri Eminönü'ne gidiyorum. Beni Kanlıca'ya ulaştıracak iki vapurdan biri 17:50'de, diğeri 18:40'ta kalkıyor, artık hangisine yetişirsem. Erken gitmişsem, banyo ve baskı için önceden bıraktığım filmim de varsa Sirkeci'ye uğruyorum. Fotografçıdaki tonton amcayla hoşbeş edip fotografları alıyorum. (Bana şu koca şehirde ismimle hitab eden ve beni her daim güleryüzle karşılayan tek esnaf olduğundan kendisini çok seviyorum.) Bazen aynı gün içinde daha erken gidip önce filmleri bırakıyor, 1-2 saat boyunca kah Hayyam Çarşısı'nda, kah Doğubank'ta dolanıp, esnafı boş yere meşgul ediyorum. Canım dolanmak istemezse de ya bir kafede sıcak birşeyler içiyorum, ya da Sirkeci Garı'nın içindeki banklarda oturup kafa dinliyorum.
Vapur saati geldiğinde asıl zevkli kısım başlıyor. Hava açık kısımda oturulamayacak kadar serinse içerde cam kenarında oturup çay eşliğinde yanımdaki KAFA dergisini okuyorum. KAFA dergisini sadece vapurda okumak bütün bu ritüelin bir parçası. O esnada serviste dönüş yolunda olan sevdiceğe dergiden hoşuma giden bölümlerin fotograflarını çekip yolluyorum.
Hava güzelse açık kısımda oturuyorum ve güzel fotograflar yakalamaya çalışıyorum. İlk zamanlarımda vapurun Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy-Bebek tarafında otururken, şimdilerde Anadolu Yakası'na bakan tarafa konuşlanıyorum. Huzur veren bu yolculuk yaklaşık 50 dakika sürüyor, sonra vapur Kanlıca'ya yanaşıyor ve kavuşuyoruz.
Kanlıca, Mayıs 2016
Boğaz manzarasına acıbadem kurabiyesi ve çay eşlik ediyor. Yanımda getirdiğim fotografların kritiğini yapıp birbirimize çektiğimiz fotograflardan hediye ediyor, yine yanımda taşıdığım tabletle haftasonu için plan yapmaya koyuluyoruz. Zamanla oluşturduğumuz bu rutin git gide kemikleşiyor ve hatta kimi haftalar birden fazla kez tekrarlıyor, İstanbul'un ayrı yakalarında yaşamanın yarattığı hasreti bir nebze de olsa azaltıyor.
Uykum geliyor, deniz havası fazla iyi gelmiş sanırım. :)
Şubat ayında piyasadaki 10 Lira ve altında fiyatlara satılan 35 mm'lik renkli filmler hakkında, sadece kişisel denemelerimden yola çıkarak nacizane bir yazı yazmıştım. Şubat'tan bu yana en çok kullandığım film 200 ISO/ASA değerine sahip bayat (s.k.t.2012) Fuji Superia oldu. Açık havalarda da, kapalı havalarda da ışığın hakkını veren, orta/düşük grenli, bana göre gayet tatminkar bir film; bu yüzden de Fuji ya da Kodak'ın daha üst seviye filmlerine geçene kadar elimdeki stoktan devam etmeyi düşünüyorum.
Gel zaman git zaman, makinayı aldığımda üzerinde bulunan 50mm'lik ve 1.8 diyafram değerine sahip Canon prime lens yetmemeye başladı; derdim daha geniş ya da dar açılı, zoom yapabilen lenslere sahip olmaktı.
Insan Istanbul'da yaşayınca haliyle şehir fotografları manzara fotograflarının önüne geçiyor; şehir içinde de istediğiniz açıyı yakalamanız için elinizde size serbestlik tanıyacak lenslerinizin olması gerekiyor.
Sevdicekle makinalarımıza üç dört gün arayla sahip olduğumuzda aklımızda 50mm'liklerin yanına bir de 28mm'lik geniş açı bir lens eklemek vardı. Sirkeci'deki Hayyam Çarşısı'nda temiz bir şey ararken karşımıza Tokina'nın 28mm'lik 2.8 diyafram açıklığına sahip geniş açı lensi çıktı. Lensin temizliği ve fiyatının uygunluğu da kendisinde karar kılmamızda etkili oldu diyebilirim.
fotograf: allphotolenses.com
Bu lenslerle birer makara film bitirdikten sonra aldığımız sonuçlar 28mm'lik Tokina konusunda ne kadar doğru seçim yaptığımızı, 50mm'lik Canon'un ise beni kesmeyeceğini gösteriyordu. Her iki lens de gayet net fotograflar veriyor ancak Tokina'daki keskinlik ve fotografa kattığı ton gerçekten eşsiz. Bu ton kendini deniz ve gökyüzü fotograflarında aşırı derecede belli ediyor ve çok hoş.
Lens ararken ana kriterim hep alacağım lensin makinamdan pahalı olmaması oldu. Bu günümüz teknolojisi için çok gereksiz bir inat olabilir ancak 30 yılını devirmiş ve git gide gerileyen bir teknoloji için kendimi biraz garantiye alma düşüncesi diyebilirim. Evet fotograf çekmek şu anda en büyük hobim ancak ben bunun başını alıp giden bir hobi yerine cüzi bir hobi olarak kalmasını istiyorum.
28mm lensin kullanım rahatlığını ve kalitesini gördükten sonra aklımda bir zoom lens alma düşüncesi belirdi. Böylece aynı anda hem 28mm hem de 50mm taşımak zorunda kalmayacaktım. 28-70mm, 35-70mm, 35-105mm gibi seçenekler üzerinde durduktan sonra Hayyam Çarşısı'nı dolaştım ancak hem seçenekler kısıtlıydı, hem de fiyatlar cidden uçuktu. Sahibinden ve Gittigidiyor gibi sitelerde de umduğumu bulamayınca çareyi Ebay'de aramaya karar verdim ve kısa bir süre sonra Tokina'nın 28-70mm ve 3.5 diyafram açıklığına sahip lensini buldum.
fotograf: allphotolenses.com
Almanya'da yaşayan satıcı bana lensi 1 haftada ulaştırdı; ürünü kusursuz paketlemiş, yanında parasoley bile göndermişti. Açıkçası sipariş verirken en büyük korkum lensin yolculuk esnasında darbeye bağlı zarar görmesi ya da bilerek hasarlı olarak gönderilmesiydi, neyse ki korkularım boşa çıktı.
Şubat'tan bugüne fotograflarımın tamamına yakınını bununla çektim ve bana 50mm'lik lensimi unutturdu diyebilirim. Fotograf kalitesi ve kullanım rahatlığı olarak çok benimsedim ben bunu. Muadili olarak Sigma'nın ve yanlış hatırlamıyorsam Vivitar'ın bir lensini bulmak mümkün ancak Vivitar bu modelden çok daha pahalı, Sigma hakkında da hiç olumlu yoruma rastlamadım, dolayısıyla Tokina'da karar kılmak benim için zor olmadı.
Nedendir bilmiyorum, ülkemizdeki ikinci el fotograf makinası ve aksesuarları piyasası cidden fahiş fiyatlarda seyrediyor. Dükkanını ziyaret ettiğiniz, vitrini toz bağlamış bir satıcı kim bilir kaç yıldır elinde tuttuğu lens için çok uçuk fiyatlar talep ediyor, pazarlık payı bırakmıyor. Bunu Ebay'deki lenslerin temizliklerinden ve fiyatlarının uygunluğundan kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Bu hobiye gönül verenlere tavsiyem Ebay'e bakmadan kesinlikle lens almaya kalkışmamalarıdır, referansı yeterince yüksek bir satıcıdan kazıklanma ihtimaliniz son derece azdır.
Bir süredir kafayı fotograflardaki bokeh efektine takmıştım, bunun hakkında interneti arayıp tararken FD gövdeli lensler arasında 135mm'lik Canon'un bu konuda efsane olduğunu okudum. 135mm, portre çekimleri için ideal, oldukça dar açılı, titretmeye hiç gelmeyen ama bokeh efektinin de hakkını veren bir lens.
Bu kafayı takmanın hayra alamet olmayacağını (!) bildiğimden vakit kaybetmeden Hayyam Çarşısı'nın yolunu tuttum ve Ebay'de gördüğüm fiyatların da altına Canon'un 135mm'lik 3.5 diyafram açıklığına sahip S.C. modeli lensini buldum. Bulmam yetmiyormuş gibi bir de aldım.
fotograf: allphotolenses.com
Bir sonraki fotograf yazımı sadece bu lens ile çektiğim bol bokehli fotograflara ayırmayı düşünüyorum. Sonuçları şimdiden çok merak ediyorum. Makinamda şu anda taze bir Fujicolor C200 takılı, dolayısıyla fotografların keskinliği ve renklerin canlılığı yeni lens hakkında kesin bir fikir verecektir diye düşünüyorum.
Üç silahşörler :D
Canon Av-1 ve elimdeki lenslerle çektiğim fotografları Instagram sayfamda görebilirsiniz.