Fuji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fuji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2016 Pazar

Temmuz'u Paketlerken

Bu yazıya başladığımda tarih 26 Temmuz, saat 21:25'ti aslında. Sevdicek işten eve yeni gelmiş, o biraz dinlenip bir şeyler yiyene kadar ben de boş durmayayım diye bu yazıya başlamıştım. Hatta o anda fonda Kings of Convenience çalıyordu, 24-25 adlı şarkısı.


Bu ay blog istikrarı konusunda kendimi aştım diyebilirim. Bıkmadan, konu sıkıntısı çekmeden, hevesle yazdım. Umarım böyle devam edebilirim. Blogda yazılar biriktikçe eski alışkanlığım olan, "bir hevesle blog açma, tasarlama, yazma, sıkılma, silme" de haliyle imkansız hale geliyor. Insan yazdıklarına kıyamıyormuş. 

Bu ay 4 film izledim.
The BFG muazzamdı. Özel efektlerin şahaneliği mi, karakterlerin Cockney-Nadsat'ı andıran konuşma tarzları mı yoksa konusu mu beni en çok çekti karar veremedim. Ancak şu kesin ki bir 90lar çocuğu olarak bu tarz filmlere kayıtsız kalamıyorum. :)

Our Kind Of Traitor'ı sırf Ewan McGregor hayranlığımdan seyrettim, ne bayıldım ne pişman oldum. Ewan McGregor, Stellan Skarsgard ve Damian Lewis'in iyi oyunculukları senaryonun önüne geçmiş gibi geldi bana. Casusluk filmlerini seviyorum ama o film sonlara doğru irtifa kaybedince pek olmuyor. Yine de izlenir, çok da şey yapmamak lazım.

35. Istanbul Film Festivali'nde de gösterilen, bu ay da Başka Sinema vesilesiyle gösterime giren Remember bu ay izlediğim en iyi filmdi. Yahudi Soykırımı ve Auschwitz'e farklı bir bakış açısı getiren filmi hem müthiş oyunculukları ve senaryosundan, hem de sürükleyici bir yol filmi olmasından dolayı çok beğendim, kesinlikle tavsiye ederim.

Son olarak da Jason Bourne. Aşırı derecede hareketli bir filmdi, bir aksiyon filminde ne olmalı sorusunun cevabı gibiydi adeta. Senaryosu önceki üç filmindeki senarist bu filmde değiştiğinden dolayı çok eleştirilmiş ama yine de sürükleyiciydi. 

Önceki yazılarda da çokça bahsettiğim saksıda sebze yetiştiriciliği gayet iyi gidiyor. Hatta bu akşam oldukça güzel bir hasat aldım. :) 


Fotograf çekmeye devam. Geçen ay kullanmaya başladığımız Agfa Vista filmlerin bu ay baskılarını aldık. En sevdiğimiz film olan Fuji Superia'dan bile çok hoşumuza gitti. Bayat filmler kullanıp o nostaljik tadı alamamak küçük miktarda hayalkırıklığı olarak dönüyordu, bu filmle birlikte o da tarih olmuş oldu. Elimizdeki stoğun maşallahı var ama umarım fotografçıda çok daha fazlası vardır. :)

Şuraya bir iki tane örnek fotograf ekleyelim. 



Bir tane de sevdicekten ekleyelim. :)



Yarım kare fotograflar aldığımız canımız makinamız Olympus Pen EED'nin içini açtım bu ay. Temizlik yapıp sağ salim kapattım ancak içindeki siyah-beyaz filmi riske etmemek için çıkardım.
Bu defa siyah-beyaz yerine yeni bir şey deneyeceğiz; renkli dia negatif film!
Dia filmler aslında slayt makinaları için ancak standart 35mm film banyosuna sokularak baskı elde edilebiliyor. Edirne'nin ötesinde buna "cross-processing" diyorlar, bizde de genel olarak "çarpraz banyo" deniyor. Çarpraz banyo sonucu sapıtan kimyasallar filmde birtakım tepkimelere neden oluyorlar, bu da bize çok acayip renkler olarak geri dönüyor. Tam bizlik kısacası. :)
Bu amaçla bir tane Fujifilm Sensia 200 satın aldım, hem de 2008/08 bayatı. Bakalım nasıl çıkacaklar, şimdiden meraktayız.

(Soldan sağa) Olympus, Volkswagen, Sensia, Defter, Kalem

Efendim, sevdicekle denk geldikçe es geçemediğimiz oyuncakçı dükkanı (hep benim yüzümden :D) ziyaretlerimizden birinde, mucizevi bir biçimde, tam da kendisinden bahsederken, yukarıdaki fotografta gördüğünüz Volkswagen minibüse rastladık. Bu modeli bulabilmek için nasıl uğraştığımızı bir biz, bir de Allah biliyor, o derece nadir ve nedense es geçilmiş bir model. Benim için anlamı ise bir başka. 1985'in bir Ağustos gününde, aynı bu model bir minibüs tarafından doğuma yetiştirilmişim. :)

Okuma tempomdan çok çok memnun olmasam da bu ay başladığım bir değil tam iki! kitabı bitirdim. "Fahrenheit 451"i uzunca zamandır Ingilizce okumak üzere bekletiyordum ancak Türkçe baskısına bir sahafta yok paraya rastlayınca inadım kırıldı. Distopya olsun çamurdan olsun diyen ben için bulunmaz nimetti bu kitap, bayıla bayıla okudum.
İkinci kitap da sevdiceğimin hediye ettiği, pek sevdiği yazar Barış Bıçakçı'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"di. İki günde okudum bu güzel kitabı. Yazarın dili sizin iç sesiniz oluveriyor bir anda ve elinizden bırakamıyorsunuz.

Temmuz'un son günleri bademcik iltihabına kurban gitti. Öyle garip bir illet ki bu, ateşiniz çıkıyor, beliniz ve eklemleriniz ağrıyor, iştahınız kapanıyor, yutkunamıyorsunuz, başınız dönüyor ve sürekli sanki birisi saç diplerinizi acıtırcasına çimdikliyormuş gibi hissediyorsunuz. 2-3 gün boyunca ciddi anlamda azap çektim. Ateşimi düşürmeyi başardım ancak boğaz ağrısı halen devam ediyor ve birkaç gün daha da edecek gibi.

Temmuz'da ülkenin başına gelenler hakkında ne desem gg, hiç sırası değil.

Yılın en sevdiğim ayı Ağustos, umarım mutlu ve huzurlu geçer.

24 Mayıs 2016 Salı

Olan Biten

Son yazımı yayınladığım 19 Nisan'dan bu yana nasıl bir kafayı toparlayamamaysa artık, üstünden bir ay geçtikten sonra bu yazıyı ancak yazabiliyorum.

En son, yeni sahip olduğum 135mm'lik lensi deneyeceğimi yazmıştım; denedim. Bol bol denedim hem de. Keskinliği ve bokehleri beklentilerimi fazlasıyla aştı. Sevdicekle fotograf gezilerine çıkarken yanımdan ayıramadım.


Tam bu lensle fotograf çekmenin keyfine varmışken çok sürpriz bir biçimde Canon'un 50mm f/1.4 SSC lensine elimdeki 50mm'yi üstüne cüzi bir miktarla takaslayarak sahip oldum. Bu aralar gözdem oldu desem yeridir. Düşük ışık ve yakın çekim rahatlığı, 135mm lensimden dahi keskin fotograflarıyla hastasıyım.


Açıkçası 50mm ve diğer dar açılı lensler eski Zenit deneyimimden bu yana bende önyargı oluşturmuşlardı. Yakalamak istediğin kare için yerini değiştirmek zorunda olmak, yaklaşamamak, detayları yakalayamamak gibi nedenlerden ötürü ilk fırsatta bir 28-70mm lens almıştım. Ancak zamanla prime lenslerin keskinliği ve özellikle portre çekimlerini zevkli hale getirmeleri fikrimi değiştirmeme sebep oldu. Ayrıca yakın zamanda okuduğum bir fotografçılık kitabının da hakkını vermem gerek; hem ufkumu açtı, hem de doğru bildiğim yanlışlardan kemikleşmeden dönmemi sağladı.


Kitap, hem tanınmış fotografçılardan küçük ipuçlarıyla, hem de ünlü fotograflarda kullanılmış tekniklerden bahsetmesiyle amatör fotografçılığa gönül verenler için ideal bir başlangıç rehberi. Bunun bir de portre fotografçılığı için olanı var ancak sanırım henüz Türkçe'ye çevrilmedi, raflarda göremedim.

Filmlere gelince; sevdicekle bir süredir müthiş bir fiyat performans ürünü olan Fuji Superia filmleri kullanıyoruz. Maalesef, hem film aldığımız hem de tab ettirdiğimiz fotografçımız elindeki stokların tükendiğini söyledi ve yıkıldık. Elimizde halen 14-15er adet mevcut ancak yerlerini kolay kolay doldurabileceğimizi sanmıyorum. Arayışlardayız. :( 

Mayıs başında bir anlık hevesle, hazır filmim de yeni bitmişken bir tane Kodak Ektar alayım dedim. Superia filmlerden 7-8 kat pahalı olması haliyle kendisinden beklentimizi epey yükseltti. Sonuçları çok beğendim, güneşte parlayan renkleri, bilhassa kırmızı tonları birkaç kat daha parlatan, neredeyse grensiz bir film. Ancak pahalı ve Superia'dan vazgeçmemize sebep olacak kadar müthiş değil. İleride belki yine kullanırım. 


Nisan ayında İstanbul Film Festivali çok hoştu, bir sonraki hafta Resim Müzesi'ni ziyaret edip Ayvazovski'ye hayran kaldık. Mayıs ayının başında Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledik ve çok beğendik, elimizdeki diğer iki oyun biletini ise daha cazip planlar sonucu yaktık. :) Mayıs ayı fotograf açısından oldukça verimli geçti. Yeşilköy, Çengelköy, Kandilli, Burunbahçe, Poyrazköy semtlerinde bolca vakit geçirip hem güzel havanın tadını çıkardık hem de bolca fotograf çektik. Güzel havaları çok özlemişiz. 

İnsanın sevdiğinin aynı zamanda en iyi arkadaşı haline gelmesi çok güzel şeymiş. Hayatımda ilk kez tattım bu hissi sayesinde. On aydır tanıdığım, dokuz aydır da sırılsıklam aşık olduğum kadının hayatımda kapladığı yer büyüdükçe içimi tarifsiz bir mutluluk kaplıyor. Yol arkadaşı, sır küpü, dert ortağı, ruh ikizi; O'ndan bahsederken birbirinden ayıramayacağım tanımlar bunlar. Bu gece bu yazıyı Kanlıca'daki geleneksel haftaiçi buluşmamızın üstünden iki saat sonra yazıyorsam, tamamen bana verdiği pozitif enerjiden. Biraz bundan bahsetmek istiyorum.

Her hafta, genellikle Çarşamba günleri Eminönü'ne gidiyorum. Beni Kanlıca'ya ulaştıracak iki vapurdan biri 17:50'de, diğeri 18:40'ta kalkıyor, artık hangisine yetişirsem. Erken gitmişsem, banyo ve baskı için önceden bıraktığım filmim de varsa Sirkeci'ye uğruyorum. Fotografçıdaki tonton amcayla hoşbeş edip fotografları alıyorum. (Bana şu koca şehirde ismimle hitab eden ve beni her daim güleryüzle karşılayan tek esnaf olduğundan kendisini çok seviyorum.) Bazen aynı gün içinde daha erken gidip önce filmleri bırakıyor, 1-2 saat boyunca kah Hayyam Çarşısı'nda, kah Doğubank'ta dolanıp, esnafı boş yere meşgul ediyorum. Canım dolanmak istemezse de ya bir kafede sıcak birşeyler içiyorum, ya da Sirkeci Garı'nın içindeki banklarda oturup kafa dinliyorum. 


Vapur saati geldiğinde asıl zevkli kısım başlıyor. Hava açık kısımda oturulamayacak kadar serinse içerde cam kenarında oturup çay eşliğinde yanımdaki KAFA dergisini okuyorum. KAFA dergisini sadece vapurda okumak bütün bu ritüelin bir parçası. O esnada serviste dönüş yolunda olan sevdiceğe dergiden hoşuma giden bölümlerin fotograflarını çekip yolluyorum. 
Hava güzelse açık kısımda oturuyorum ve güzel fotograflar yakalamaya çalışıyorum. İlk zamanlarımda vapurun Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy-Bebek tarafında otururken, şimdilerde Anadolu Yakası'na bakan tarafa konuşlanıyorum. Huzur veren bu yolculuk yaklaşık 50 dakika sürüyor, sonra vapur Kanlıca'ya yanaşıyor ve kavuşuyoruz. 

Kanlıca, Mayıs 2016

Boğaz manzarasına acıbadem kurabiyesi ve çay eşlik ediyor. Yanımda getirdiğim fotografların kritiğini yapıp birbirimize çektiğimiz fotograflardan hediye ediyor, yine yanımda taşıdığım tabletle haftasonu için plan yapmaya koyuluyoruz. Zamanla oluşturduğumuz bu rutin git gide kemikleşiyor ve hatta kimi haftalar birden fazla kez tekrarlıyor, İstanbul'un ayrı yakalarında yaşamanın yarattığı hasreti bir nebze de olsa azaltıyor.

Uykum geliyor, deniz havası fazla iyi gelmiş sanırım. :)

19 Nisan 2016 Salı

Analog Fotografçılık Macerasında Lens Denemeleri

Şubat ayında piyasadaki 10 Lira ve altında fiyatlara satılan 35 mm'lik renkli filmler hakkında, sadece kişisel denemelerimden yola çıkarak nacizane bir yazı yazmıştım. Şubat'tan bu yana en çok kullandığım film 200 ISO/ASA değerine sahip bayat (s.k.t.2012) Fuji Superia oldu. Açık havalarda da, kapalı havalarda da ışığın hakkını veren, orta/düşük grenli, bana göre gayet tatminkar bir film; bu yüzden de Fuji ya da Kodak'ın daha üst seviye filmlerine geçene kadar elimdeki stoktan devam etmeyi düşünüyorum.

Gel zaman git zaman, makinayı aldığımda üzerinde bulunan 50mm'lik ve 1.8 diyafram değerine sahip Canon prime lens yetmemeye başladı; derdim daha geniş ya da dar açılı, zoom yapabilen lenslere sahip olmaktı.
Insan Istanbul'da yaşayınca haliyle şehir fotografları manzara fotograflarının önüne geçiyor; şehir içinde de istediğiniz açıyı yakalamanız için elinizde size serbestlik tanıyacak lenslerinizin olması gerekiyor.

Sevdicekle makinalarımıza üç dört gün arayla sahip olduğumuzda aklımızda 50mm'liklerin yanına bir de 28mm'lik geniş açı bir lens eklemek vardı. Sirkeci'deki Hayyam Çarşısı'nda temiz bir şey ararken karşımıza Tokina'nın 28mm'lik 2.8 diyafram açıklığına sahip geniş açı lensi çıktı. Lensin temizliği ve fiyatının uygunluğu da kendisinde karar kılmamızda etkili oldu diyebilirim.

fotograf: allphotolenses.com

Bu lenslerle birer makara film bitirdikten sonra aldığımız sonuçlar 28mm'lik Tokina konusunda ne kadar doğru seçim yaptığımızı, 50mm'lik Canon'un ise beni kesmeyeceğini gösteriyordu. Her iki lens de gayet net fotograflar veriyor ancak Tokina'daki keskinlik ve fotografa kattığı ton gerçekten eşsiz. Bu ton kendini deniz ve gökyüzü fotograflarında aşırı derecede belli ediyor ve çok hoş. 

Lens ararken ana kriterim hep alacağım lensin makinamdan pahalı olmaması oldu. Bu günümüz teknolojisi için çok gereksiz bir inat olabilir ancak 30 yılını devirmiş ve git gide gerileyen bir teknoloji için kendimi biraz garantiye alma düşüncesi diyebilirim. Evet fotograf çekmek şu anda en büyük hobim ancak ben bunun başını alıp giden bir hobi yerine cüzi bir hobi olarak kalmasını istiyorum. 

28mm lensin kullanım rahatlığını ve kalitesini gördükten sonra aklımda bir zoom lens alma düşüncesi belirdi. Böylece aynı anda hem 28mm hem de 50mm taşımak zorunda kalmayacaktım. 28-70mm, 35-70mm, 35-105mm gibi seçenekler üzerinde durduktan sonra Hayyam Çarşısı'nı dolaştım ancak hem seçenekler kısıtlıydı, hem de fiyatlar cidden uçuktu. Sahibinden ve Gittigidiyor gibi sitelerde de umduğumu bulamayınca çareyi Ebay'de aramaya karar verdim ve kısa bir süre sonra Tokina'nın 28-70mm ve 3.5 diyafram açıklığına sahip lensini buldum. 

fotograf: allphotolenses.com

Almanya'da yaşayan satıcı bana lensi 1 haftada ulaştırdı; ürünü kusursuz paketlemiş, yanında parasoley bile göndermişti. Açıkçası sipariş verirken en büyük korkum lensin yolculuk esnasında darbeye bağlı zarar görmesi ya da bilerek hasarlı olarak gönderilmesiydi, neyse ki korkularım boşa çıktı. 

Şubat'tan bugüne fotograflarımın tamamına yakınını bununla çektim ve bana 50mm'lik lensimi unutturdu diyebilirim. Fotograf kalitesi ve kullanım rahatlığı olarak çok benimsedim ben bunu. Muadili olarak Sigma'nın ve yanlış hatırlamıyorsam Vivitar'ın bir lensini bulmak mümkün ancak Vivitar bu modelden çok daha pahalı, Sigma hakkında da hiç olumlu yoruma rastlamadım, dolayısıyla Tokina'da karar kılmak benim için zor olmadı.

Nedendir bilmiyorum, ülkemizdeki ikinci el fotograf makinası ve aksesuarları piyasası cidden fahiş fiyatlarda seyrediyor. Dükkanını ziyaret ettiğiniz, vitrini toz bağlamış bir satıcı kim bilir kaç yıldır elinde tuttuğu lens için çok uçuk fiyatlar talep ediyor, pazarlık payı bırakmıyor. Bunu Ebay'deki lenslerin temizliklerinden ve fiyatlarının uygunluğundan kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Bu hobiye gönül verenlere tavsiyem Ebay'e bakmadan kesinlikle lens almaya kalkışmamalarıdır, referansı yeterince yüksek bir satıcıdan kazıklanma ihtimaliniz son derece azdır.

Bir süredir kafayı fotograflardaki bokeh efektine takmıştım, bunun hakkında interneti arayıp tararken FD gövdeli lensler arasında 135mm'lik Canon'un bu konuda efsane olduğunu okudum. 135mm, portre çekimleri için ideal, oldukça dar açılı, titretmeye hiç gelmeyen ama bokeh efektinin de hakkını veren bir lens. 
Bu kafayı takmanın hayra alamet olmayacağını (!) bildiğimden vakit kaybetmeden Hayyam Çarşısı'nın yolunu tuttum ve Ebay'de gördüğüm fiyatların da altına Canon'un 135mm'lik 3.5 diyafram açıklığına sahip S.C. modeli lensini buldum. Bulmam yetmiyormuş gibi bir de aldım. 

fotograf: allphotolenses.com

Bir sonraki fotograf yazımı sadece bu lens ile çektiğim bol bokehli fotograflara ayırmayı düşünüyorum. Sonuçları şimdiden çok merak ediyorum. Makinamda şu anda taze bir Fujicolor C200 takılı, dolayısıyla fotografların keskinliği ve renklerin canlılığı yeni lens hakkında kesin bir fikir verecektir diye düşünüyorum. 

Üç silahşörler :D

Canon Av-1 ve elimdeki lenslerle çektiğim fotografları Instagram sayfamda görebilirsiniz.

9 Şubat 2016 Salı

Analog Fotografçılık Macerasında Film Denemeleri

Analog fotografçılık çok fena sardı, çok.


Önceden Lomo ile balık gözü efektli fotograflar çekip gayet tasasız ve mutlu olurken şimdi Canon AV-1 yüzünden kafayı film stoklamakla, ebay'den değişik lensler aramakla, Sirkeci'den B modu pozlamasında kullanmalık deklanşör kablosu aramakla bozmuş durumdayım. Yanlış anlaşılmasın, çok da hoşuma gidiyor bu uğraş. Sevdicekle birlikte makinalarda 3'er 4'er makara filmi Eminönü, Sirkeci, Beyazıt, Galata, Karaköy, Beyoğlu gibi sıkça uğradığımız yerlerde ve Büyükada gibi bir anda karar verilen bir yerde bir çırpıda bitiriverdik. Ortaya çıkan fotograflara ise bayıldık! Şu sıralar instagram hesaplarımızda sadece bu fotograflara yer veriyoruz desek yeridir.

Makinaların ve lenslerin temizlğinden elimize geçen fotograflarla emin olduktan sonra iş kullandığımız filmler arasından bundan sonra kullanacağımız filmi seçmeye geldi. Çok fotograf çektiğimizden ve film kalitelerinden bihaber olduğumuzdan, bütçemizi sarsmaması açısından kendimize başlangıçta film başına 10 Lira'lık bir üst limit koyduk.

Nacizane film incelemelerime geçmeden önce bayat film hakkında birkaç satır yazmak istedim.
İkimizde de bayat film kullanma konusunda büyük bir heves var. Ancak bayat filmler konusunda şöyle bir yanılgı mevcut; her tarihi geçen filmin bayat olduğu. Kağıt üzerinde doğru ama fotografa yansıma konusunda değil maalesef. Filmler artık depolarda, ofislerde ya da evlerde optimum koşullarda, en kötü ihtimalle oda sıcaklığında ve kutularında saklanıyor olmalarından olsa gerek, son kullanma tarihleri üzerinden yıllar da geçse pek mutasyona uğramıyorlarmış, bunu gördük.

Bayat film ararken karşımıza çıkan ilk marka Tudor oldu. Tudorcolor XLX200 firmanın Istanbul piyasasında bulunan 36 pozluk ve 200 ASA'lık tek ürünü.


Sirkeci civarında 6-7 Lira'ya bulunabilen bu bayat filmlerin üzerindeki son kullanım tarihleri 2014 Eylül olarak görünüyor. Elimize geçen baskılar sonucu dikkatimizi ilk çeken keskin hatlar, düşük gren (grain) ve canlı renkler oldu. Filmlerde ya da baskılarda bayatlama kaynaklı herhangi bir hata, renk patlaması, solma vs. göremedik.



Tudor ile kıyaslamak için taze ve uygun fiyatlı film ararken karşımıza iki farklı markanın filmi çıktı. 

Bunlardan ilki Fujifilm'in Fujicolor C200 adlı 36 pozluk ve 200 ASA'lık ürünü.


Film Fujifilm'in resmi sitesinde nedense daha üst bir seri olan Superia serisi fotografıyla tanıtılıyor ancak kesinlikle aynı filmler olmadığını söyleyebilirim. Superia serisi ciddi anlamda kalite farkına sahip.
Bu ürüne dönecek olursak, kendisi Sirkeci civarında 7,5 - 10 Lira arası fiyatlara rahatlıkla bulunabilen, son kullanım tarihi 2017 Ağustos olan bir film. Resmi sitesinde "100 ASA'lık filmler kadar keskin görüntüler" gibi bir ibare mevcut, kesinlikle katılıyorum. Makinamda bu filmden 2 ya da 3 makara bitirdim ve kendisi hakkında yapabileceğim en doğru yorum, dijitale yakın keskinlikte fotograflar verdiğidir. Tudor'daki gibi keskin hatlar, düşük gren ve canlı renkler veren bir film. Fotografçılıkla ilgili birkaç yabancı forumda bu filmin yukarda kısaca bahsettiğim Tudorcolor XLX 200 ile aynı film olduğu, Tudor markasıyla ayrıca satıldığı şeklinde yorumlara denk geldim. Bence doğruluk payı bir hayli yüksek, lakin iki ayrı filmden çıkan fotografları birbirlerinden ayırt etmek oldukça güç.



Ucuz ve kaliteli film arayanlar için bence ideal seçim olacaktır.

Taze filmlerimizin ikincisi Kodak'ın ürettiği Colorplus. Yine 36 pozluk ve 200 ASA'lık bir film.
Sirkeci piyasasından 8,5-10 Lira arasına, tazesi 2016, bayatı 2015 son kullanım tarihli olarak bulunabilen bu filmden çıkan baskılarda gözümüze çarpan en belirgin detay fotograflardaki, bilhassa beyaz tonlarındaki hafif sarartıydı. Kontrast yüksekliği konusunda Tudor ya da Fuji kadar olmadığını söyleyebilirim, en azından kendi makinalarımızdan çıkan sonuçlara bakarak. 



Fotograflarında daha sıcak tonları sevenler için uygun bir film olabilir, ben tercih edeceğimi pek sanmıyorum. Ambalajına ve filmin sarı rengine bayılan sevdicek içinse minik bir sürpriz yapıp bu anahtarlığı hazırladım. :)


Dördüncü ve son filmimiz, aynı zamanda en çok hoşumuza giden film oldu. Kullandığımız Fujifilm Superia 200, 2012 Mayıs son kullanma tarihli bayat bir film ancak bayat film etkilerini hiç de taşımamakla birlikte bize üzerindeki Superia ibaresinin hakkını veren fotograflar verdi diyebilirim.


Diğerlerinin aksine 24 pozluk olan film banyo başına maliyette bize biraz dezavantaj yaratsa da bunu fotograf kalitesiyle unutturdu diyebiliriz. Yüksek kontrast, ortalama üzeri gren, canlı renkler, kendini belli eden gölgeler ve düşük ışık performansıyla en çok beğendiğimiz film oldu. Fiyat olarak tazeleri 17 Lira, bayatları 10 Lira'dan satılmakta olan bu filmlerin bayat olanlarını yukarıdaki diğer üç film kadar kolay bulmak pek mümkün değil. 



Bir sonraki film incelemesi yazımı imkanım olursa 400 ASA'lık filmleri deneyip yazmak istiyorum. Şimdiye kadar yalnızca Lomography'nin 400 ASA'lık renkli filmini yeterince denedim, ilerde yanına birkaç arkadaş daha eklemek lazım. :)