Lomography etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lomography etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Analog Fotografa Nasıl Bulaştım?



Analog fotografi ya da diğer adıyla film fotografçılığına ilk merak saldığımda üniversiteye hazırlanıyordum (2003) ve bu merakın sanırım başlıca iki sebebi vardı; biri yıllardır Praktica makinasıyla ve değişik lensleriyle fotograf çekmekte olan İngilizce öğretmenim, diğeri de sanırım sınav ve mezuniyet stresinden kaçma isteğim.
Lise öğrencisi halimle ve süper kısıtlı bütçemle durağım Sirkeci'deki Hayyam Çarşısı olacak değildi elbet; o zamanlar İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü arkasında yer alan Polonya Pazarı (şimdi yerinde yeller esiyor) içindeki birkaç ikinci el fotograf makinası satıcısıyla ve öğretmeninim tavsiyesiyle tek seçeneğimdi. Bir de kart vermişti bana, "Foto Hacı" yazıyordu üstünde. "Hacı abiyi bul, benden de selam söyle o yardımcı olur sana." demişti öğretmenim. Hacı'yı burada biraz bekletelim de kıyısından köşesinden şu pazardan biraz bahsedeyim size.

Polonya Pazarı, çoğunlukla hırdavat ve envai çeşit yedek parça dükkanlarından mütevellit, kare ya da dikdörtgen yapılı ve sıra sıra küçük dükkanlı, orta kısmında kalan avlusu da muhtelif tezgahlarca parsellere bölünmüş, loş aydınlatmalı portatif bir çarşıydı. Uzaktan baktığınızda içinde fotografçılık namına bir şey bulabileceğinize inanamazdınız. Buna rağmen, içinde çeşitli türlerde makinalar alıp satan birçok fotografçı vardı.
2000'li yılların başlarında dijital makinalar ortalığı bu kadar ele geçirmemişti. Bahçelievler'de oturan bendenizin evinin dibinde bulunan bir fotografçı dükkanı gayet güzel iş yapıyor, aldığı filmi 2-3 güne teslim edebiliyordu. O dükkan o dönemlerde o kadar güzel para kazandı ki, yanındaki küçücük dükkanı da alıp birleştirdi ve sanırım son 10 yıldır da semtteki en büyük birkaç fotograf stüdyosundan bir tanesi. Bugün aynı şartlarda aynı sıçaramayı yapmasıysa imkansız. Yıllar sonra film bırakmak için uğradığımda 1 hafta sonrasına gün verip filmimi 10 gün sonra teslim edebilmişti.

İki paragraf üstte oturan Hacı'yı çok bekletmeden kendisinden devam edelim. Çok aramadan bulmuştum Hacı'yı. 40-50 yaş arası, hafif çember sakallı bir abiydi. İngilizce öğretmenimin yolladığı selamı alırkenki gülümseyen yüz ifadesi, bütçemi öğrendiğinde sirke satmaya başlamıştı. Suratsız p*z*v*nk. Yanlış hatırlamıyorsam 60-80 lira arası bir bütçem vardı o zaman için. Şimdinin 100-150 lirasına tekabül ediyordur herhalde. Arkalardan bir yerden iki tane Zenit makina çıkarmıştı, hangisini istiyorsan onu al demişti. Bir tanesi Zenit 11, diğeri de Zenit 12XP idi. Kozmetik olarak daha temiz gördüğüm 12XP'yi almıştım. Parayı verip pazardan çıktığımda içim içime sığmıyordu. Hemen ilk körüklü otobüse atlayıp evin yolunu tutmuş, soluğu fotografçıda almıştım. Fotografçım makinaya şöyle bir baktı, "hmm kasası temiz, asa halkası tamir görmüş, perdesinde küçük bir leke var ama sorun olmaz, vizör temiz sayılır, pozometresi ölmüş, mercek pek iyi değil, lan bunun diyaframı bozuk?!" demiş ve son düzlükte kanımın çekilmesine sebep olmuştu. "Söyle lensi değiştirsin, yaramaz bu." demişti.
O sinir ve hayalkırıklığıyla eve gitmeden otobüse tekrar binip Beyazıt'a dönmüş ve Hacı'dan hesap sormaya gitmiştim. Hacı yaptığı pisliğin farkında olacak hiç üstelemeden ancak homurdanarak zulasından tertemiz bir Helios 58mm lens çıkarıp vermişti. Çok merak etmişimdir; acaba şu topraklarda yaşayıp da adı veya lakabı Hacı olan birinden kazık yememiş vatandaş var mıdır?

Zenit ve ben, mutlu günlerimizden birinde :'(

Yorgun argın geri döndüğümde ve lensin çok iyi durumda olduğunun teyidini fotografçımdan aldıktan sonra gönül rahatlığıyla eve dönmüştüm. Zenit 12XP benim film fotografçılığı maceramda ilk makinamdı. Şimdi elimde olsa bayıla bayıla kullanacağım Helios lensi ve tank gibi ağır gövdesiyle sanki hiç bozulmayacakmış hissi veriyor, dosta güven verirken düşmana da "çekme lan beni!" dedirtiyordu. Hakkında ekşi sözlükte bundan 10 küsür sene önce yazdığım acemice bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz. Zenit ile toplamda 3 film falan bitirdim, gençliğin ve film alma-yıkatma maliyetlerinin de etkisiyle bu hobime yeteri kadar zaman ayıramadım.
Bunun yanı sıra gel zaman git zaman dijital fotografa merak saldım ve 2006 yılıyla birlikte Zenit'imin pabucu da dama atılmış oldu. Yanlış hatırlamıyorsam 2007-2008 gibi de elimden çıkarmıştım. Çok büyük pişmanlığımdır. Film fotografçılığına 9 yıl boyunca hiç yanaşmadım. Ta ki sevdiceğimle tanışana dek. Önce Lomography ile, sonra Canon makinaları özendire özendire anlatmasıyla aklımı çelmeyi başardı. Şimdi elimizde değişik marka ve modellerde toplam 6 makina var. :)

Bu yazıyı aslında film fotografçılığına heveslenenlere bir nevi rehberlik etmek ve bu hobinin piyasasındaki üçkağıtları bir bir ortaya dökmek için yazmaya başlamıştım ancak anılar çok yer kapladığından konu bayağı sapmış oldu, artık bir sonraki yazıya.
Işığınız bol olsun. :)

30 Aralık 2015 Çarşamba

Lomography Üzerine

Lomography, genellikle bloglardan aşina olduğum, uzaktan uzağa beğenip de gidip bir türlü konuşamadığım bir kültürdü benim için. Ta ki B. ile tanışana dek. :) Fotograf makinaları koleksiyonu yapmak konusunda bir duayen olan kendisi, yakın zamanda orta format bir makina olan Diana F+ sahibi olmuştu ve filmli fotografçılığa uzak olduğumu bilmesine rağmen sırf beni suç ortağı yapmak için Lomo'yu o kadar ballandıra ballandıra anlatıyordu ki günün birinde bir Lomo siparişi verdiğime ilk başta inanmamıştı!

Evet, hiç hesapta yokken bir Lomo sahibi oluvermiştim ancak benimkisi orta format değil, 35mm standart filmlerle çalışan, 170 derece geniş açılı lense sahip bu Fisheye'dı. Dijital makinalarda ve sonrasında bilgisayarda fotograflar üzerinde harcadığım zamanlardan sonra böyle bir makina bana ilaç gibi gelecekti.

(hay canım benim!)

Bu makinayı seçmemdeki en belirleyici özellik hiç kuşkusuz geniş açılı lense sahip olmasıydı. SLR sahibiyken böyle bir lense sahip olmayı çok istemiştim ancak imkanlar el vermemişti. Durduğunuz yerden neredeyse kulaklarınızı bile (!) çekebiliyor olması banyodan çıkacak fotografın sanki kendi gözünüzün yansımasıymış gibi görünmesini sağlıyor, ayrıca büyük-küçük her tür objeyi eğip bükebildiği için de fotograflara apayrı bi şirinlik katıyordu. Ne netlemek, ne de pilini şarj etmek/değiştirmek gerekiyordu. Sadece göğüs hizanızdan canınızın istediği kareye karar verip tüy kadar hafif deklanşörüne basıyordunuz, hepsi bu. Üstelik tüy kadar da hafifti.

(O gün ilk kez buluşan yalnızca Lomolar değildi ;))

Gel zaman git zaman, sevgilim B., çektiğim fotograflardan fazlasıyla etkilenmiş olacak ki bu bahaneyle koleksiyonuna bir makina daha eklemesi gerektiğine karar verdi. Oysa ben, kameramla adeta bir bütün olmuştum; vizörle hiç muhatap olmadan çektiğim kareler birer sanat eserine dönüşürken, Instagram'da hakettikleri likelara pek ulaşamasalar da sevenlerimin beğenilerine mazhar oluyorlardı! Derken bir gün, yoldaşım mavi Fisheye'ıma bir arkadaşla çıkageldi! İyi ki de geldi. Artık aynı makinaları kullanıyor, makinalar arası sınıf ayrımlarını ortadan kaldırıyorduk. Orta format-35mm kavgası yerini 35mm filmlerin kardeşliğine bırakıyor, birbirinden güzel balık gözü efektli fotograflarımızı takas ediyorduk.

(tabii ki mavi daha güzel!)

Fisheye kameramla Ağustos ayından bu yana 3 makara film bitirdim, 4.'sü de içinde yarılanmış durumda. En sevdiğim yönlerinden birazcık bahsetmek istiyorum. Bir kere banyodan nasıl kareler çıkacağını asla bilemiyorsunuz; belki çok karanlık, belki çok aydınlık, belki yamuk, belki mükemmel, belki de hiç dikkat etmediğiniz, ancak fotografınızı daha da zenginleştiren detaylar. Ciddi anlamda teslimiyetçiliğe itiyor insanı bu kamera. Bütün iyimserliğinle bir poz çekmek, sonrasında onun umduğun gibi, hatta daha iyi çıkmasını beklemek bence Lomo'ya ruhunu veren özelliklerinden.

İlk filmim 100 ASA/ISO değerli, standart renkli bir filmdi ve deniz kenarı ya da aşırı güneşli havalar dışında pek kullanılmaması gereken bir film olduğunu çıkan baskılar sonucunda tecrübe ettim. Bu filmden sonra direkt olarak 400 ASA/ISO değerine sahip renkli filmlere geçtim ve istediğim o canlı tonlara kavuştum diyebilirim. Ancak 100 de olsa 400 de olsa Lomo günbatımından sonra flaşla da olsa pek bir şey vaadetmiyor, bunu da belirtmeliyim. Kendisi, güzel ve aydınlık havaların kamerası! Şansınızı arttırmak için 800'lük filmleri deneyebilirsiniz ancak sorumluluk kabul etmediğimi şimdiden belirtmek isterim. :)

Bu hoş hobinin maliyetine gelince; 2015 Aralık itibariyle 35mm'lik standart renkli bir filmin banyosu, 10x15cm'lık kağıtlara baskıları ve dvd'ye aktarımları 35TL tutuyor ve hazırlanması yaklaşık olarak 4-5 gün sürüyor. İsterseniz filmlerinizi kargoyla da gönderip teslim alabiliyorsunuz. Dükkan, Tünel meydanındayken enstrüman dükkanlarının olduğu sokaktan dümdüz aşağı indiğinizde, Galata Kulesi'ni gördüğünüz anda solunuzda kalan ilk sokakta sol tarafta bulunuyor. (Serdar-ı Ekrem Sokak No.5 Galata)

Beklediğimden uzun olan bu yazıyı sonlandırırken, son bir şey daha söylemek isterim. Insanın Lomo'yu gün geçtikçe daha alışkın ve severek kullanmasını sağlayan en önemli detaylardan biri de Galata'daki dükkanı ve son derece yardımsever çalışanları. Filmlerinizi banyoya vermek, içerideki Lomo modellerini incelemek, film ya da aksesuar satın almak ya da workshopları için sıkça uğrayacağınız o şirin dükkandaki çalışanların tavsiyeleri sayesinde Lomo dünyasındaki ufkunuz ciddi anlamda açılıyor diyebilirim.

Son derece sosyal medya hesapları:

Web: http://www.lomography.com.tr
Facebook: http://facebook.com/lgsistanbul/
Twitter: @trlomography @lgsistanbul
Instagram: @lomographyturkey

Lomography Fisheye ile çektiğim fotografları Instagram sayfamdan görebilirsiniz. :)